23 Eylül 2017 Cumartesi

Kürdistan Referandumu

Kürt/Kürdistan meselesi açısından tarihi günlerden geçiyoruz. Uzun ve meşakkatli bir sürecin sonunda, Güney Kürdistan Halkı geleceğini belirlemek için, kendi toprağında, kendi yaşam tarzına uygun, serbest bir yaşam tercihi için sandık başına gidecek. 25 eylülde Irak ile beraber yaşama ya da Iraktan ayrılarak yeni bir yol çizme konusundaki tercihini netleştirecek.
İki yüz yılı aşkın bir zamana dağılan mazlumiyet, esaret, katliam, direniş sürecinin sonunda, bu acılı coğrafyanın bir parçasının çocukları, kendi geleceklerine dair görüşlerini kayıt altına alacak bir girişimde bulunuyor. Normal şartlarda, günün temayülleri gereği böyle bir girişime itiraz edilmemelidir. Bir halkın kendi tercihini oylamasına engel olmaya çalışılmamalıdır. Akıl sahibi olanların, vicdan sahibi olanların böyle bir seçimin önünü açması beklenir.
Ancak, Kürt / Kürdistan meselesinin dünü ve bugünü hakkında biraz bilgi sahibi olanlar bilirler ki; bu mesele hakkında hiç bir zaman normal bakış açıları geliştirilmedi. Söz konusu Kürt meselesi olduğunda hemen her adım arefesinde bölge devletleri ve bu devletlerden nemalanan çevreler, bütün vicdani, ahlaki, insani, melekelerinden uzaklaşmaktadırlar.
Bu süreçte de gerek bölge devletlerinin, gerek bu devletlerin “nimetlerinden” nemalananların canhıraş bir şekilde bu girişimi engellemeye çalıştığına şahit oluyoruz. Aslında bu engelleme çalışmaları kendi içinde onlarca çelişki barındırıyor. Ancak bu çelişkiler kimsenin umurunda değil. 
Arza hükmetme sevdasında olan insanoğlunun hemen her durumu kendi zaviyesinden açıklama ve kendi çıkarına uygun meşrulaştırma çabası genel ilke durumuna gelmiş bulunuyor. Bu durumun kendilerini “adil şahitler” olarak tanımlayanlar açısından da bir önemi kalmamış görünüyor.
Bir zamanlar kendilerine büyük harflerle “İslamcı” diyenler, Kürtlerin herhangi bir statüye sahip olmaması için bütün ilkelerini, bütün yaldızlı kelimelerini bir yana bırakarak milliyetçi, ulusalcı bir dile teslim olmuş görünüyorlar. Bu teslimiyet o kadar körleştirmiş ki, yaman çelişkilerini bile göremiyorlar.
Kürtlerin ayrı devlet talebini “Ümmete ihanet” olarak dile getirirken kendilerinden o kadar emin konuşuyorlar ki, İngilizlerin masa başında çizdiği sınırları, Sykes-Picot anlaşmasını merkez aldıklarının farkına bile varamıyorlar. Kürtler konuşulduğunda ulus devletin anlamsızlığından bahsederken, kendi ulus devletlerini kutsamayı İslami bir bilinç aşaması olarak görmekten rahatsızlık duymuyorlar. Kendi ulusal çıkarları söz konusu olduğunda, hiçbir sınır, hiçbir kural, hiçbir kutsal tanımayanlar, Kürtlerin herhangi bir girişimini “din dili” ile mahkum etmeye çalışıyorlar. Bunu yaparken de, dini, kutsalları, inançları birer metaya dönüştürmekten rahatsızlık duymuyorlar. Üstelik, “hakim gücü” arkalarına almış olmanın rahatlığıyla, kibirli bir dil kullanıyorlar. Dünün mağdurları olduklarını unutmuşlar, tepeden bakmanın bütün olanaklarını kullanıyorlar. Konuştuklarında sanırsınız ki; “ümmet”, “İslam”, “Hak- hukuk” birincil öncelikleri. Oysa tek hedefleri kalmış görünüyor; O da Kürt Halkının herhangi bir statüye sahip olmasını engellemek. Bu amaç doğrultusunda büyük bir “iman” ile çalışıyorlar. Söz konusu kendi gündemleri olduğunda, “halk ne isterse o olur” diyerek seçimlere, tercihlere saygıya çağırıyorken, Kürtlerin bir referandum yapmalarına bile sert çıkıyor, tehditler savuruyor, kibirlenerek “had bildirmeye” çalışıyorlar.
Aslında haklı olmayınca sağlam gerekçeler de sunamıyorlar. Doğrusu çoğu zaman insan cevap verme gereği bile duymuyor. Ama sessiz kalınca da ortalığı boş gören bu zevat kendini haklı hissediyor. Bu nedenle de sessiz kalamıyor insan.
Söylemlerinin altını doldurmaları da çok önemli değil. Ne de olsa güç onlarda, o zaman haklı olan da onlar. O yüzden çelişkide olmalarının onlar açısından bir önemi kalmıyor.
İngiliz- Fransız ortak yapımı ve İngiliz aklının ürünü olan Sykes-Picot anlaşmasını merkeze alacaksınız, bu sınırları kutsayarak Kürtlere akla gelmeyecek zulümler yapılmasına sessiz kalacaksınız, ama günün birinde Kürtler bu sınırlara itiraz ettiğinde, ümmetten, birlikten bahsedeceksiniz. İngiliz oyunuyla, yerüstü ve yeraltı zenginlikleri uzak yerlerdeki merkezi hükümetlerce sömürülmesine karşın, açlık, göç ve mağduriyetlere teslim edilen koca bir halkın hakları umurunuzda olmayacak, bu halkın bütün varlıklarının başkalarına peşkeş çekilmesine göz yumacaksınız, hatta yer yer siz de nemalanacaksınız, ama bu halk hakkını aradığında da pişkin bir edayla suçlayacaksınız. Birilerinin bölgede yaptığı paylaşımda Kürtlerin yok sayılması işinize geldiği için susacaksınız, itiraz edildiğinde de güç gösterisinde bulunacaksınız.
İsrail ile her türlü ilişkiyi mübah göreceksiniz, Filistin’in yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin İsrail tarafından tüketilmesine önayak olacaksınız, İsrail’in Filistin doğalgazı ile ihya olmasına ortak olacaksınız, ama Kürdistan talebini “ikinci İsrail” diye mahkum etmeye çalışacaksınız. Bütün bölge zalimlerinin, dini metalaştırarak, Kürtlere yaptıkları zulümleri meşru göstermelerine göz yumacaksınız, ama korumasız kalan bir halkın kendini koruma reflekslerini mahkum edeceksiniz.
Özellikle yirminci yüzyıl boyunca ulus devletlerin acımasız uygulamalarını birebir yaşayan bir halkın acıları umurunuzda olmayacak, ama onların varlık göstermelerine tahammül etmeyeceksiniz.
Irak denilen yapay bir ülkeyi meşru göreceksiniz, Saddam’ın Kur’anı istismar ederek katliamlarına Enfal-Ganimet ismi vermesini, yüz binleri bulan kadın, çocuk, yaşlı, erkek öldürmesini, kadınları pazarlarda cariye olarak satmasını görmeyeceksiniz, kimyasal silahlarla bedenlerin parçalanmasını, “Irak'ın iç meselesi” olarak göreceksiniz, ama Kürtlerin geleceğini belirlemek için sandık başına gitmesini “kabul edilemez” göreceksiniz. 
Bu çevrelere;“bu hassasiyetlerinizle, Sykes-Picot uygulanırken neredeydiniz?  Ulus devlete karşı idiniz de Kutsadığınız sınırlar neyin sınırları? Dünyanın öbür ucundaki herhangi bir kabileye “helal” gördüğünüz, hatta kutsadığınız ulus devleti Kürt’lere “haram” yapan nedir?” diye sormak gerekiyor. Ama buna verecekleri bir cevapları da yok tabii ki.  Gerçekten inandıkları için değil, işlerine öyle geldiği için bunları söylüyorlar.
Irak denilen yapay ülkenin bugüne kadar “Ümmete” insanlığa tek bir katkısını söyleyin dediğinizde, tek bir kelime edemeyecek olanlar, Irak'ın dün olduğu gibi bugün de sayılabilecek onlarca suçunu görmezden gelecek olanlar, Kürt’lerin taleplerine karşı Irak’ın toprak bütünlüğünü kutsuyorlar.
Kutsadıkları devlet; bir ulus devlet, zihinleri İngiliz aklının çizdiği sınırlar çerçevesinde işliyor. Ama Kürtleri “evrensel” ilkeler çerçevesinde dizayn etmeye çalışıyorlar. Ballandıra ballandıra “ulus devletin” çıkmazından, bölünmelerin “Ümmete zararından”, “birlik-beraberlikten” bahsediyorlar.
Mevcut haliyle ulus devlet projesinin, bölgenin yüreğine bir hançer gibi saplandığı gerçeği kimsenin umurunda değil. Herkesin ulus devletinin olması artık oldukça doğal karşılanırken, bu konu Kürtler için ise kapanmış bir meseledir bunlar için. Sınırları bu denli keskin çizmenin insani ve İslami hiç bir gerekçesinin olmaması da ilgilendirmiyor bunları.
Oysa ulus devletin çelişkileri sadece Kürtler için geçerli değildir. Hatta bu çelişkiler  Kürt’lerin bir devlet kurma amaçlarına karşı kullanmak için uygun da değildir. Tam tersine, Kürt’lerin çektiği acılar, bu çelişkiler için gerekçeye dönüşebilir. Önüne gelen Arap Şeyhinin bile bir devlet/nüfuz/toprak/güç/sahibi olduğu bir ortamda, “devletsiz” bir halkın nasıl mağdur olabileceğinin kanıtıdır Kürtlerin yaşadıkları.
İşte bu halk, Güney Kürdistan Halkı bütün yaşananların ardından tarihin bu dönemecinde, geleceğini belirleyecek önemli bir girişimde bulunuyor. Yeni enfaller, yeni Halepçeler, yeni sürgünler, yeni katliamlar, yeni göçler yaşamamak için çıkış yolu arıyor. Bu meşru ve takdire şayan girişim konusunda vicdan sahibi herkesin en azından sessiz kalması gerekiyor.
Bu acılı coğrafyada tek bir ulus devlet olduğu müddetçe, Kürtlerin de bir devlet talebi meşrudur, haktır. Bu şartlarda buna karşı durmanın meşru hiç bir gerekçesi yoktur. Buna rağmen mertçe karşı duranların açıklamalarını da mertçe karşılamak gerekiyor.
Ancak bu karşı duruşlarına, Aziz İslamı kılıf yapmaya çalışanlara ve mızraklarının ucuna Kur’an ayetlerini asanlara da, Hz Ali'nin duruşuyla yaklaşmak gerekiyor:


“Onlara kanmayın! Mızraklarının ucundaki haktır, ama mızraklarının davası batıldır.” 

25 Ağustos 2017 Cuma

Bêhna Biharê *

Ez rêwengîyekî bêcîh û bêwar im. Bajar bi bajar, qonax bi qonax digerim. Lê nikarim li tu cîhan bêhna xwe berdim.

Ez nexweşekî bêderman im. Li ser hemû hekîm û zanayan, li ser hemû pîremêr û pîrejinan ji bo dilopek ava şîfayê digerim.

Ez birîndarê  bi derba xwe me. Êvarekê, di bin tava heyvê de, bi gelek hestên germ û bi dilekî bitebat, min bi destê xwe birîna xwe qelaştiye. Nema tu kes vê kulê bikewîne.

Ez ne nexweşekî bi wî rengî me ku xelk û alem li ser min bigirîn, an jî ji bo çareseriya min vir de wê de bibezin.

Ez ne nexweşekî mîna hemû nexweşan im. Ne nalînên min mîna nalînên xelkê bi deng û awaz in, ne birînên min mîna birînan bi xwîn in. Mîna findeka zirav, hêdî hêdî  bi agirê xwe dihelim. Ji aliyekê ve bi tayê dilê xwe, xwe dişewitînim, ji aliyekê ve jî bi ser birînên xwe ve dihelim û xwe dikewînim. Erê ez sebebê serê xwe me.

Barê dilê min, bûye agir û pêt û bi ser çermê laşê min de diherike. Ji aliyekê ve min dişewitîne, ji aliyekê dî ve jî min dikewîne. Dermanê min di derdê min de veşartî ye.

Ez nexweşekî bi destê xwe me. Carna rê li malikên dilê min teng dibe. Tu dibêjî qey nema êdî baskên jiyana min li ezmanê dinyayê bigerin. Lê carnan jî te hew dît ku aramî li ser dilê min bû mêhvan û çermê laşê min nerm bû. Bi rastî ji bo vê jî hinek tiştên piçûk besî min in.

Gava zarokek, li destê diya xwe dibeşişe,  gava çivîkek, li serê darekê bi dil dike çîk çîk, gava kulîlkek li ser çiqilê darekê pelên xwe ji bo jiyanê vedike, ez jî ji nû ve li ser koka xwe şîn dibim. Xewnên min dixemilin. Bêhna biharê li bedena min belav dibe. Birînên dilê min, yek bi yek dikewin.

Ez birçiyê rengên biharê me. Hemû pêlên jiyana min li ber qiraxê hêvîyên biharî geş bûne. Hemû tovên dilê min, ji bo ku ji nû ve şîn werin, li kulmek axa biharê digerin.

Ez derwêşek im û li xewnên xwe digerim.

Di rûpelekî dîrokê de min xewnên xwe kirine goriyê hestên germ. Ji wê rojê û heta vê gavê ez li xeweka şêrîn û xewnên bêgirîn digerim. Ji bo ku ez hema piçekî bêhna xewnên xwe bikim, roj bi roj, şev bi şev, gav bi gav li ser rûyê jiyanê digerim.

Na, na. Ez ji bo vê yekê ne gilîkar im. Heger dîsa be, ezê dîsa ji bo hestên germ, ji boyî hêvîyên pîroz, hemû sermîyanê xwe bikim gorî. Lê divê ez vê jî veneşêrim ku gelekî malikên dilê min diêşin.
Ez, di tarîgewrka jiyanê de, bi destpelîngî dimeşim. Nizanim bi ku de diçim. Lê dizanim ku li çi digerim.

Ez derwêşekî jiyanê me. Gav bi gav, bajar bi bajar, qonax bi qonax digerim, bi hêvîya ku  şkestekên jiyaneka bi rûmet bibînim.

Hestên min di gewriya min de asê mane. Bi salan e ku ez germahîya hestên xwe bes di dilê xwe de dibihîzim. Ji ber vê yekê ye ku ez di hemû demsalan de li hêlîneka pîroz digerim, da ku barê dilê xwe li nav perrên wê vala bikim.

Ez nêçîrvanekê bêrext û bêçek im. Bê tîr û bê kevan im. Li deşt û newalan, li ser zinar û çiyayan bi lingên qelişî bi vir de û wê de dibezim. Rayên dilê min yek bi yek bûne  kevan û hestên hezarsalî jî di destên min de bûne tîr. Ez, bi tena serê xwe li nêçîra xwe digerim.

Heger rojekê bêyî ku bigihêm mirada xwe, jiyan belgê xwe ji min bistîne, heger rojekê xewnên min biçilmisin, ezê hestên xwe li nav dilê xwe bipêçim û bi bal rêya pîroz ve li ba bikim. Belkî roja herî giran ji min re bibin barê sivik. Da ku bi hêsanî ji striyan derbas bibim.

Belkî derîyekî rehmê li min vebe, da ez bikarim parêzvaniya xwe bikim. Bi serbilindî û bi rûmetî.


* Di Kovara Nûbihar'ê, jimar a:138'ê de hatiye weşandin.

22 Temmuz 2016 Cuma

Darbelere Direnmek


12 Eylül darbesi olduğunda, henüz çocuk yaştaydım. Darbe günlerine ait ayrıntıları hatırlamıyorum. Ancak sonraki dönemlerin çok ağır sonuçlarına şahidim.

Darbenin getirileri ile ilk defa, okula başladığımda karşılaştım. Bildiğim tek dilin yasak olduğunu, başka bir dil konuşmam gerektiğini, okula başlayınca anladım. Böylece; İlk Türkçe kelimeleri okulda ve zorla öğrendim.

Aslında akranlarıma göre daha “şanslı” sayılırdım. İlk öğretmenim aynı zamanda hemşerimizdi. Bir kaç kelime konuştuktan sonra, hiçbir şey anlamadığımızı farketmiş olacak ki; önce kapıdan dışarı bakmış, iyice kontrol ettikten sonra da kapıyı kapatıp, yavaş bir ses tonuyla temel kelimeleri kürtçeye tercüme ederek bizimle iletişim kurmayı başarmıştı.

Diğer akranlarımın çoğu için durum çok farklıydı. Türkçe’yi kısa zamanda sökemeyenlerin teneffüs aralarında bile “Cunta Öğretmenleri” tarafından inanılmaz bir şiddete maruz kaldığına, bir çok arkadaşımın bu şiddet sırasında altını ıslattığına çok şahit oldum.

Sonraki yıllar da hep bu sürecin gölgesinde, bu sürecin etkileriyle geçti. Hemen herkesi oldukça etkilemiş olsa da özellikle biz Kürt’ler için inanılmaz acıların kapısı 12 Eylül darbesiyle açılmıştı. Bu süreçte Diyarbakır hapishanesi isimli cehennemin kapısından girenlerin hiçbiri için hayat eskisi gibi olmadı. Götürülüp bir daha dönemeyenler, yıllar sonra döndüğünde inanılmaz işkence hikayelerini anlatanlar olmuştu. Dehşete düşüren işkence yöntemlerine muhatap olanların büyük çoğunluğu işkence seanslarından kurtulduktan sonra illegal yapılarla iletişime geçmiş, soluğu dağlarda alarak silahlı mücadelenin büyümesini sağlamıştı.

Kürt meselesi, darbe marifetiyle gittikçe içinden çıkılmaz bir hal aldı. 12 eylül darbesi itibariyle hiçbir şey hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Etkisi görece azaldığında bile kalıcı rahatlamalar hiç mümkün olmadı. Kürt’ler açısından en temel mesele olan Kürtçe konuşmanın resmiyette serbest olması bile yıllar aldı. Ancak bu serbestlik hiçbir zaman doğal görülmedi. Bugün bile bir resmi kurumda Kürtçe konuşmak çoğu zaman psikolojik baskıları beraberinde getiriyor.

Sonraki yıllar, önceki acıların yol açtığı yeni acılar getirdi. Darbenin getirdikleri, olağanüstü hal uygulamasıyla yeni bir boyut kazandı. Binlerce faili meçhul, sokak ortasında iç savaş infazları, hayalete dönüşen şehirler hep bu sürecin devamında gerçekleşti. Bugün bile o acı silsilesinin ürünleriyle boğuşmak durumunda kalıyoruz.

Bütün bu yaşadıklarımız sadece darbeyle açıklanamaz elbette. Ancak; darbe ortamı bütün riskleri ortaya sermiş, biriken bütün meseleler acıya dönüşerek toplumu teslim almıştı. İnsanların sağlıklı düşünebilmesi de, daha ağır sonuçlarla karşılaşmamak için alternatifler geliştirmesi de imkansızlaşmıştı. Silahların gölgesi, zihinsel aktiviteyi bertaraf etmişti çünkü.

Zaten darbeler, zihinsel aktivitenin tehlike görülmesi üzerine hayat bulurlar. Silahlı güçler, düşünme ortamını sevmezler. Buna müsaade de etmezler. Silahlar ile düşünme yetisi aynı anda çalışmaz çünkü.

Bir bakıma “darbe hukukunun” gölgesinde geçti bütün ömrümüz. 12 eylül darbesi hemen her kesime bedeller ödetti. Kürtler olarak bizler de etnik aidiyetimizin bir bedeli olduğunu öğrendik. Buna direndik şüphesiz. Ancak kabul etmek gerekiyor ki; çok ağır bedeller ödendi.

Daha bu süreci atlatmadan 28 Şubat postmodern darbesiyle karşılaştık. Henüz üniversite öğrencisi genç ve heyecanlı bir “İslamcı”   olduğum bir dönemde, bir kabus gibi çöken bu darbeyi anlatmaya gerek yok zaten.  “Bin yıl sürer” denilen 28 şubatın görece geride kalmasına rağmen, etkilerinin bir çok alanda diri durduğunu görmek için çok çaba sarfetmek te gerekmiyor.

Darbe günleri, hayatın her alanında insanların inançlarından ötürü acımasız uygulamalarla karşı karşıya kaldığı zamanlardı. Bu sefer de, İnancımızın da bir bedeli olduğunu yeni bir darbeyle öğreniyorduk. Şükür ki buna da direndik. Ağır bedeller verenlerimiz oldu. Hala bedel ödemeye devam edenler var. 28 Şubat darbe hukukuyla yargılanarak içeri atılan onlarca insan anlamsız bir şekilde içerde tutuluyor hala.

Darbelerden önce, her şeyin çok güzel olduğunu iddia ediyor değilim. Bütün olumsuzlukların sebebinin darbeciler olduğunu da söylemiyorum. Ben; darbelerden sonra, her şeyin çok daha kötü olduğundan bahsediyorum. Verilen bütün bedellere rağmen, elde edilen kazanımların, yada iadelerin, verilen bedelleri karşılamadığını, darbe öncesi duruma bile gelinemediğini görmek gerektiğini söylüyorum.  

Her iki darbe süreci öğretti ki; darbeler getirdiklerini köklü halde bırakıyor. Bütün değişim çabalarına rağmen, ağır bir tortu kalıyor.

15 Temmuz 2016 günü yeni bir darbe girişimi haberlerini görünce, başa döndüm sanki. Karmaşık duygular sardı beni.  Kendimi sokağa attım bir süre sonra. Yaşadığım her iki darbe sürecini, hayatımın bütün bakiyesinin büyük sorumluları olan o ağır dönemleri geçirdim gözümün önünden.

12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin her biri çoğunlukla bir aidiyetimi hedef almıştı. Bu darbe girişimi ise başarıya ulaşırsa eğer, aynı anda her iki aidiyetimi de hedef alacaktı. Hayır, elbette ki normal şartlarda her şey yolunda değildi. Ama darbe sonrası her şeyin çok daha kötü olacağından emindim.

Mevcut Siyasi İktidarın yanlış gördüğümüz  uygulamalarını eleştirebiliriz.  Bir çok mesele de farklı düşünüyor olabiliriz. Daha iyi, daha güzel günler için alternatifler sunabiliriz. Bunu yapmayı bir görev olarak ta görmeliyiz aslında. Ancak uygulamalara itiraz geliştirmek başka şey, darbelere, cebir kullananlara sessiz kalmak başka şeydir.

Kaldı ki; darbeye kalkışan yapının 90 ‘lı Yıllarda Kürt illerinde yaşanan hukuksuzluklar konusunda da, 28 Şubat sonrası geliştirilen insafsız tavır konusunda da masum olmadığını öteden beri düşünüyordum. Hakeza Kürt meselesinin çözümsüzlüğe sürüklenmesinde, son dönemde yaşanan trajedilerde de söz konusu yapı ve uzantılarının aktif olduğunu düşünüyordum. Yaşadıklarımızı yeniden tecrübe etmeye gerek yoktu. Yeni felaketlere fırsat verilmemeliydi.

Kendimi meydanda bulduğumda insanlar meydanı doldurmaya başlamıştı bile. Her geçen dakika da kalabalıklaşıyordu. Kimin ne yaptığıyla, meseleye hangi taraftan baktığıyla ilgilenmedim. Belki başka zaman olsa, bu ortama uzaktan yakından ilgi duymazdım. Mesela özellikle kimi eski  İslamcıların bu vesileyle sistemin sahte kutsallarını nasıl sahiplendiklerini, daha düne kadar eleştirdikleri bir çok şeyi nasıl canla haykırdıklarını görüp kahrolmamak mümkün değildi. Aslında “sap ile saman” birbirine karışmıştı. Bu duruş “İslamcılık” için bir yenilgi, bir teslimiyet olarak ta görülebilirdi. Ama şu anda darbe meselesine odaklıydım. Darbenin hedefine uşlaşmaması tek başına büyük bir kazanım olacaktı. Dolayısıyla meydandaki hiçbir şeyden rahatsızlık duymadım. Farklı renklerle aynı meydanda aynı şeye odaklanmış olmak çok önemliydi.

Saniyeler dakikalara, dakikakalar saatlere dönüştü. O gece nasıl sabah oldu bilmiyorum. Devletin en tepesinin, Cumhurbaşkanı’nın, kendileri için riskli, ama aynı zamanda isabetli dik duruşu ve özellikle İstanbul ve Ankara’daki halkın o muhteşem direnişi memeleketi yeni bir felaketin eşiğinden çeviren en önemli etkenler oldu. Tankların önüne yatanlar, silahlara rağmen tankların, panzerlerin üstüne çıkanlar, kurşunların üzerine üzerine yürüyenler, gecenin isimsiz kahramanları oldu.

Aslında şahit olduğumuz başka bir şey daha vardı o gece. Halkın “yalınayak” çocukları büyük bir bilgelik ve cesaretle kendi iradelerine sahip çıkmak için ölüme atlarken; “çok başarılı”, “çok zeki”, “çok kalifiye” ve “ansiklopedik bilgisi çok kalabalık” olanlar, insanları gözlerini kırpmadan öldürebilecek kadar canavarlaşabilmişti.

Bizler; özellikle “İslamcı” damardan gelenler; söz konusu ekibin elebaşlarının nasıl zalimleşebileceğini çok önceden biliyorduk. Doğrusu, özellikle Kürt illerindeki uygulamalarda bu ekibin başat rolünün de farkındaydık. Ancak  bunu uzun bir süre iyi niyetli insanlara, devlet yetkililerine anlatmak pek mümkün olmadı. Bu kalkışmayla, halkın, toplumun, dahası kendilerine inanan ahalinin de bu gerçeği görmesi mümkün oldu. Bütün bir toplum; gariban halkın zeki, başarılı ve “iyi niyetli” çocuklarının bu güruhun elinde nasıl canavara dönüştürüldüğünü canlı yayında izledi.

Şükür ki, geceyi sabaha deviren saatler de, bu gözü dönmüş yapının başarılı olamayacağının emareleri görünmeye başladı. Darbeye karşı, “minik” bir duruş gösterebilenlere ilahi bir lütuf olarak sabahı gördük yeniden. Doğru bildiğimiz bir duruş adına bir adım atmış olmanın bereketini gördük hepimiz.

Bu duruşu genelleştirmek ve gelenekselleştirmek durumundayız. Daha sağlıklı yarınlar inşa edebilmek için olabildiğince sivil alanlar oluşturmalıyız. Verimli ve üretken olmak için sivil siyasetin önünü kapatacak her türlü girişimi mahkum etmeliyiz. Unutmamalıyız ki; Toplumsal toparlanma sadece sivil aktörlerle mümkündür.

Darbe dönemlerinde verimli olamazsınız. Elinde silah olan biri ile konuşamazsınız. Elindeki silahını meydana süren bir muhatabınız varsa zihinsel birikimlerinizi meydana süremezsiniz.  Silah varken, namlunun gölgesi varken, hiçbir konuda bir adım yol alamazsınız. Zaten darbeler öncelikle zihinleri, yürekleri ve ilkeleri hedef alıyor. O nedenle de kimden gelirse gelsin ve kime karşı yapılırsa yapılsın darbeye karşı durmak gerekir. Mesele tek başına nettir. Darbe kötüdür. Kötü olana karşı durmak en önemli ilkelerden olmaldır.

Şu halde bu ilkeyi yeniden ve ısrarla ve çekinmeden ve kimsenin dudak bükmesine aldırış etmeden, yeniden ve yüksek sesle dillendirmeliyiz. Darbe kötüdür. Kötü olana karşı durmak erdemdir. Bunu her zaman tekrar etmeliyiz. Her yerde ve her şartta.

Çünkü  iyi olana destek vermek ve kötü olanın karşısında durmak erdemli olmanın gereğidir.

Erdemli olanlara selam olsun.

15 Mart 2016 Salı

Cizre’nin Gözyaşları



Sabahın ilk ışıklarıyla Cizre’ye iniyorum. Her gelişimde yaptığım gibi önce otogarın yanındaki mezarlığa uğrayacağım. Annemi hatırlayacağım uzun uzun. Pek kimse görünmüyor ortalıkta. Normal zamanlarda sürekli birileri olur mezarlıkta. Kimi yeni ölmüş bir ölüsünün mezarı başında ağlar, kimi Kur’an okur, kimi de mezarın etrafıyla ilgilenir. Ama şimdi uzakta görülen birkaç kadın dışında kimse yok. Otları gereğinden fazla uzamış mezarlığın. İlerleyince hafif bir ıslaklık sarıyor ayaklarımı. Normalde bu kadar uzamaz bu otlar. Belli ki kaç zamandır kimse ilgilenememiş burayla. Bir şehrin sahipsizliği ilk mezarlıkta gösterir kendini. Annemin yanı başında çok yönlü bir duygu yoğunluğunun girişindeyim şimdi. Sessiz bir muhabbet sürdürüyorum bir süre. Daha sonra mezarlarla vedalaşarak başlıyorum güne. Yolun karşısında, bir sokağa giriyorum ve başlıyor yolculuğum.


Sağlı sollu, yarısı yıkılmış, yanmış evler, çökmüş binalar var.  Moloz yığını her taraf. Cizre’ye mi geldim? Bu sokaklar benim tanıdığım sokaklar mı gerçekten?  Bildiğimden çok farklı bir manzara var burada. Molozların, eşya parçalarının, demirlerin, betonların arasında ilerliyorum. Sokağın yaşadığı felaketi görmeye gelen insanlar var etrafta. Kimi kendi yıkıntısının içinde elini başının arasına almış oturuyor, kimi, bir kaç eşya çıkarabilme gayretinde. Durup her evi tek tek incelemek istiyorum. Ama buna vaktim yok. Bugün hiç bir yerde fazla kalmayacağım. Herkese geçmiş olsun dileklerimi iletecek, durumlarını öğrenmeye çalışacak, mümkün olduğunca daha fazla gerçekliğe şahitlik edecek ve geri döneceğim. Koca bir viraneyi bir güne sığdırmam gerekiyor. Çok İnsan var etrafta ama neredeyse kimse konuşmuyor. Bir tek geçmiş olsun dileklerini iletiyorlar birbirlerine. “Allah sabır versin” diyor biri. “Allah bir daha göstermesin” diyor öteki. Daha gençten biri,  tercümeyle “Allah kabul etmesin!” Anlamında bir cümle sarf ediyor. Bu cümle memnuniyetsizliği ve kızgınlığı ifade ediyor. Duygunun dışa vurumu için kullanılabilecek,  terbiye edilmiş, özenle seçilmiş  cümlelerden biri. Herkes, tanısın tanımasın herkese iyi dileklerini sunup yoluna  devam ediyor. Ben de öyle yapıyorum.


Biraz sonra ilk durağıma, bir akrabamın evine ulaşıyorum. Tandır ekmeği pişiriyorlar avluda. Buram buram kokuyor. Beni içten ama cansız bir şekilde karşılıyorlar. Işıkları sönmüş sanki gözlerinin. Evleri, fiziki olarak nispeten sağlam kalmış ama evin içi kullanılamaz durumda. Biraz oturulabilir hale getirdikleri bir odaya alıyorlar beni. “Eşyalarımız temiz değil maalesef. Kirletmişler her şeyi. Su olsa yıkardık şimdiye kadar ama, henüz öyle bir imkanımız olmadı” diyor evin hanımı. Öğlen yemeğine kalmam için zorluyorlar. Bunun imkansız olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Kahvaltıyla ikna edebiliyorum ancak. Sıcak tandır ekmeğiyle birlikte geliyor kahvaltı. Bu sırada hızlıca bilgiler almaya çalışıyorum. Evi gezdiriyorlar. Bir ahır gibi kullanıldığını görüyorum. İlk yirmi gün ayrılmamışlardı zaten evlerinden. Görüşüyordum çünkü. “Biz gittikten sonra kapıyı kırıp girmişler, kışlık erzaklarımızın da büyük çoğunluğunu tüketmişler, yada kullanılamaz duruma getirmişler” diyorlar. Sonra hafif gülerek “ zaten kış ta bitti, gerek kalmadı” diyorlar. Kim yapmış? diye soruyorum. Anlamaya çalışıyorum sadece. “Gençlik yapılanması bizim bu tarafa yönelmedi fazla. Baştan beri,  zırhlı bir  araç sokağa hakim bir noktada konuşlanmıştı” diyorlar. Bir şeyler yedikten sonra kalkmak istiyorum. “Sana bir kaç komşu evi gezdireyim” diyor evin erkeği. “Felaketin boyutunu anlarsın belki.”


Yandaki eve geçiyoruz. Ev sahibi dönmemiş henüz. Şehir dışına çıkmışlar. Evin kırık kapısı, hırsızlık olmasın diye ilkel yöntemlerle bağlanmış. Olayların olmadığı bölgelerdeki evlere de arama tarama işlemleri çerçevesinde kapılar kırılarak girilmiş. Evdeki bütün eşyalar orta yerde duruyor. Bir odanın kapısını aralıyoruz. Sağda bir ranza, karşıda bir yatak dolabı var. Dolabın kapıları açık. Kapının iç yüzüne kırmızı renkli yazılar yazılmış. Okumaya çalışıyorum yazılanları. Yarısında boğazım düğümleniyor. Yanımdaki erkek akrabam başını eğiyor önüne. Bıçak saplansa kan akmayacak bizden. Aradan epey zaman geçiyor öyle. “Şuralarda da ev halkına ait çamaşırlar asılmıştı. Kadınlar topladı hepsini” diyor kısık bir sesle. Koridorun ilerisinde bir aynanın üstüne de yazılar yazılmış. Her yere yazmışlar. Yazı mı demem lazım onu da bilmiyorum. Kelimeler çıkmıyor ağzımdan, düğüm düğüm oluyorum.  Ev halkı gelmeden bu yazıları da silin lütfen diyebiliyorum ancak. Silinemiyorsa tahrip edin, okunmasın. Sonra nasıl bakabilecekler birbirlerinin yüzüne. Çocukları nasıl okuyacak bu cümleleri. Okurlarsa nasıl durabilecekler bu çatı altında. Bu mahallede, bu şehirde. Hep bu nedenlerle yola düşmedi mi onlarca çocuk, onlarca genç. Dağlara, bilinmezliklere, ölümlere, öldürmelere, şiddete, felakete sığınmadı mı niceleri. Silin lütfen, silin...


Daha fazla ne bakabilirim, ne de dolaşabilirim mahalleyi. Yarım bir vedayla ayrılıyorum oradan. Başka bir adrese geçiyorum. Bu sokak fiziki olarak sağlam görünüyor. Ama ev içleri dağıtılmış burada da. Ayrıca buz dolabı ve büyük ekranlı televizyon kullanılamaz durumda. “Dipçikle vurmuşlar” diyorlar. Çıkıyorum yeniden. Sokağa bırakıyorum kendimi.


Büyüdüğüm, hayallerle süslediğim sokağıma geçmek istiyorum. Sırt sırta, yan yana  onlarca ev yapılmış son zamanlarda. O ferah mahalle şimdi boğuluyor neredeyse.  Evler çok değişmiş, bazıları neredeyse yere gömülmüş, bazıları da yıkılarak çok katlı olarak yeniden inşa edilmiş. Eskiden bizim olan evi buluyorum. Yeni sahipleri yıkıp yeniden yapmışlardı. Üst katının tamamen yandığını görüyorum. Sokakta yanan tek ev bu üstelik. Uzun uzun bakıyorum. Ben ne hayaller, ne umutlar biriktirmiştim burada. Zamanında bu evin elden çıkarılmasına karşı çıkmıştım. Satılmasaydı Cizre’ye dönecektim. Belki de ben bu evde olurdum bu felaket gerçekleştiğinde. Hayatlarımız nasıl da ince bir ipe bağlı. Nasıl da kırılgan her şey.


Biraz ötede kapının önündeki sandalyesine oturmuş bir teyze görüyorum. Evet tanıyorum ben onu. Annemin yarenlerinden biri. Kararlıyım zaten, bugün mümkün olduğunca daha çok teyze göreceğim. Onlarla hasbıhal edeceğim. Etrafta bir çok yabancı simalı kişi var. Fotoğraf çekiyor, viraneye dönmüş şehrin fiziki yıkıntılarını belgelemeye çalışıyorlar. Oysa asıl yıkıntı teyzelerin, kadınların, çocukların yüreğinde. Onlarla ilgilenen, onları dinlemeye gelen kimse yok. Herkes somut yıkımlarla ilgileniyor. Bu yıkımları metalaştırarak ranta dönüştürmeye ayarlı çoğu kişi. Bu halkın, iç dünyasındaki fırtınalar kimseyi ilgilendirmiyor. Getirisi yok çünkü bu ilginin.  Ben  bugün daha çok teyzelerin ve  çocukların iç yıkıntılarıyla ilgileneceğim. Başarabilirsem yüreklerine dokunacağım. Bin ah işitsem de hazırlıklıyım buna.


Teyzeye doğru ilerleyip önünde duruyorum, halini soruyorum. Gözleri hafif kısılmış, yaşlılık yormuşa benziyor. Tanıyınca ayağa kalkmaya çalışıyor, engel oluyorum, elini Öpüyorum. Sesi buğulanıyor. Bütün acıları bir yana bırakıp annemi yad ediyor. Yakın bir zamanda nasıl rüyasında gördüğünü ve sabah kalkar kalkmaz annemin “payı” diye nasıl infakta bulunduğunu anlatıyor. Sonra kısa kısa olanı biteni özetliyor. Seslenip diğer teyzelere haber salıyor. Haberi duyan kapıya çıkıyor. Hepsiyle kısa kısa hasbıhal ediyorum.  Yüzlerindeki acıyı tebessümle gizlemeye çalışıyorlar. Herkes yaralı görünüyor.


Başka bir teyzeyi soruyorum. Annemin en “sadık” yarenini. Nerede olduğunu henüz bilen yok. Henüz her şey çok taze burada. Herkes kendi çemberinde dönüyor şimdilik.  Evlerinin tamamıyla yıkıldığını görüyorum. Yıkıntının başına geçiyor, teyzeyi düşünüyorum. Şimdi burada olsa nasıl sarılacak ve ağlayacaktı. Normal zamanlarda da hep yaşlıydı gözleri. Çok acıyan bir yüreği vardı Onun. En büyük oğlunu “kaçakçılık” sırasında kaybettiğinde ben daha çocuktum. Cesedine bile ulaşamamışlardı. O günden sonra yarı ölü gibi yaşadı. Ne acılı bir coğrafya Ya Rabbi.


Vedalaşıp ayrılıyorum oradan. İlerde, anne şefkatini hiç esirgemeyen çocukluğumun kahramanlarından bir teyzeye daha uğrayacağım. Oldukça yaşlandığını ve kulaklarının az duyduğunu görüyorum. Oturtuyor yanına. “Bir felaket yaşadık ki anlatılmaz” diyor. “Güvenli bir bölgeye geçmeyi başardık ama üç ay boyunca bir ezan sesi bile duyamadık. Hiç bir şeyimiz kalmadı. Evlerimizi önce hendek kazıcılar kullanmaya başladı, ardından da müdahale edenler. Her şeyi yeniden elde etmeye çalışıyoruz” diyor. Kaşla göz arasında bir sofra getiriyorlar önüme. Az önce yedim diyemiyorum. Yemezsem incinirler çünkü, biliyorum. Çocukluk arkadaşım olan oğlu, önüme gelenleri az bulmuş olacak ki, mahcup bir edayla açıklama yapmaya çalışıyor.  “Eşyaları yeni yeni temin etmeye çalışıyoruz.” Çatal, kaşık aldık ama hala eksiklerimiz var, malzeme bulamıyoruz çünkü” diyor. O konuştukça ben eziliyorum oysa. Bulamadığından ziyade, imkansızlıktan olduğunu da biliyorum. Zaten zor geçiniyorlardı. Aylardır bir gelirleri yok. Üstelik masrafları çoğaldı ve eldeki malzemeleri de kullanılamaz duruma gelmiş. Zorla da olsa gönülleri kalmasın diye yemeye çalışıyorum. Bir yandan da anlatmaya çalışıyorlar yaşadıklarını. Kimse gelip sormayınca içlerinde birikmiş her şey. Bir çırpıda anlatmak istiyorlar. Her iki tarafı da “kusurlu” buluyorlar. Kusur dan ötesini kullanmamayı öğrenmişler çünkü. Cümleleri nasıl kullanmaları gerektiğini yaşayarak öğrenmişler. Ben bazen hamlık göstererek daha iri ifadeler kullanmaya yelteniyorum. O muhteşem tecrübeleriyle susuyorlar. Yorum yapmadan da duramıyorlar ama: “Hadi savaşıyorsunuz bunu anladık ta evlerimizden ne istediniz onu anlamıyoruz” diyor tahsili okuma yazma bilmekten ibaret olan arkadaşım. Çocuğun biri atlıyor; “ben hiç korkmadım, silah sesi duyunca bodruma kaçtım ama korkmadım” diyor.  Henüz ikinci sınıf öğrencisi olan kız çocuğu ise;  “her şeyimize el koyuyorlardı, duvarımızı yıkıp komşu eve geçiyorlardı” diyor.  “Yedi yaşındaki bir çocuğun bilmesi, konuşması gereken şeyler mi bunlar” diye soruyor babası.


Buralar böyle biliyorum. Erken büyüyor çocuklar. Küçücük bedenlerine koca duygular yüklüyorlar. Koca koca cümleler kuruyorlar o yüzden. Biz de öyle değil miydik ? Hepimiz erken büyümedik mi? Ama gene de bir kız çocuğunun yüreği için çok ağır cümleler bunlar.


“Biz bu sıkıntıyı uzun zamandır yaşıyoruz. Önce toplantılarla, onlarca kişiye yemek yapma sıralarıyla, zorunlu sokak nöbetleriyle insanları sıkıntıya soktular. Sokaklara bombalar yerleştirdiler, şimdi de her şeyimizi kaybettik” diyor evin gelini. Eşi sözü ağzından alarak, “bana sorarsanız anlaşarak yaptılar bunu” diye yorumluyor olan biteni. Susarak dinliyorum. Sessizlik başlayınca da izin istiyorum. Arkadaş eşlik edebileceğini söylüyor ama ben nazikçe geri çeviriyorum. Yalnız gezmek istiyorum çünkü. Her ne ile karşılaşacaksam, tek başıma göğüslemeliyim. Bu daha hafif gelecek gibi görünüyor.


Sokağa çıkıyorum. Hemen hiç çocuk yok sokakta. Normalde cıvıl cıvıl olan mahalle ölüm sessizliğinde sanki. Az önce yanından geçtiğim camiye yöneliyorum. Caminin bahçe duvarında da yazılar yazılmış, resimler çizilmiş. Orta yerde büyükçe üç tane hilal çizilmiş, altında ve üstünde de: “ Rehber Kur’an, hedef Turan” diye yazmışlar.


Duvarlar üzerine yazılmış onca yazıdan daha fazla yaralayıcı oluyor bu . Hiçbir şey, saldırıdan muaf kalmamış burada. Aziz Kur’an bile alet edilmiş. Camiye girmeyi göze alamıyorum. Onlarca anıyı barındıran bu mekanın içindeki tahribatı kestiremiyorum. Zaten, biri moloz haline gelmiş, ikisi ciddi yara almış camiler görmüştüm biraz önce.  Dışarıdan bakınca burası sağlam görünüyor ama içinden emin değilim. İçeri adım atmaya cesaret edemiyorum. Bari anılarım yara almasın istiyorum.


Üzerinde çokça konuşulan  bodrum katın bulunduğu alana yöneliyorum.  Etrafında insanlar toplanmış birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar. iki zırhlı araç desteğindeki görevliler de  “beklemeyin burada” diyerek insanları  uzaklaştırmaya çalışıyor. Tamamıyla yıkılmış çok katlı bir kaç binanın yerinde enkazlar var. Bu evlerin hepsinin sahiplerini tanıyorum. Hemen hepsiyle ilgili türlü anılar canlanıyor zihnimde. İçinde onlarca kişinin yanarak can verdiği bodrum katı, yanık haliyle girilebilir durumda. Kimileri merak edip içine de giriyor, birbirlerine bir şeyler gösteriyorlar. Bense yaklaşamıyorum. Biraz ötede, bir arkadaşıma ait olan yıkıntının önüne geliyorum. Normalde üç katlı bir bina burası. Tek kata dönmüş durumda. Üst katta bir kapıdan geriye kalan parçalar sarkıyor aşağı doğru.


Duyarsızlaşmış gibiyim artık. Gördüğüm her yeni yıkıntı, bir öncekini hızlıca arka plana itiyor. Şimdi anlıyorum, insanların neden bu kadar soğuk kanlı durduklarını. Üst üste gelişen felaketler, psikolojilerini alt üst etmiş, normal tepki gösteremiyorlar.


Bir akrabamın evinin yakıldığını söylemişlerdi, bulamayınca destek istiyorum.  Gelip beni oraya götürüyorlar. Başkaları da var orada, evi inceliyorlar. Daha yeni yapılmış bir bina burası. Kullanılamayacak durumda şimdi. Ön iki kolon parçalanmış. Evin gerisi de yanmış durumda. “Yasak kalktıktan sonra evin içindeki bir sandıktan bir cenaze çıkarıldı” diyor oradakilerden biri.  Kaçıp oraya sığınmış olmalı diyorlar. “Vücudunda hiç bir iz yoktu. Ama kafası tamamıyla yanmıştı. Elbiseleri bile sağlamdı” diyor öteki. Diğerleri de tasdik ediyorlar.” Nasıl bir silah ki bu?” diye soruyor biri orta yere. Ama cevap veremiyor kimse.


Bense geride durmuş evi, ev sahiplerini, mağduriyetlerini düşünüyorum. Bu aile üç nesil boyunca çok acılar çekti. Siyasi olarak çok ön planda değillerdi. Ama aksilikler, mağduriyetler bir türlü peşlerini bırakmadı. Küçük, büyük tüm aile, olağanüstü acılarla yüzleşti. Bu sonuncusu da tamamıyla darmadağın edecek gibi görünüyor.


Daha fazlasını kaldıramayacağım artık diyerek arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum. Herkesle kısa kısa ve ayrı ayrı görüşmek, söylenecekleri birbirinden bağımsız dinlemek istiyorum.


İlk buluşmada arkadaşım, yılların dostluğundan destek alarak açıyor içini. Hendek politikasını yürütenleri şiddetle eleştiriyor. “Bizi, yüzyıldır tanıdığımız devletle yeniden karşılaştırdılar. Devletin ceberrut yüzü ile yeniden yüzleşmek zorunda değildik” diyor.  Vedalaşarak diğer buluşmaya geçiyorum.


Kapıda, İstanbul merkezli bir cemaate ait bir yardım kuruluşunun gönderdiği koliler var. Arkadaş, bin civarında çocuk maması ve yüz adet 25 TL'lik market çeki gönderdiklerini söylüyor. “Şimdiye kadar bütün yardım kuruluşlarının gönderdikleri bunlardan ibaret. Ortalama 6-8 kişilik onlarca aile mağdur durumda şu anda. 25 TL’lik çekleri nasıl veririm onlara. Ne işlerine yarayacak” diyor. “Sonra bu işler böyle olmaz ki” diye ekliyor. Ne yapılmalıydı diye soruyorum. “Herkes kendi derdiyle meşgul şu anda. Hiç kimse mağdurların derdiyle ilgilenebilecek durumda değil. Yardım etmek isteyenlerin ciddi bir hazırlıkla, ekipleriyle beraber gelip çalışma yapmaları gerekiyor “ diyor. Diğer bir arkadaşım oldukça heyecanlı ve gergin. “Kimse bundan böyle bize kardeşlikten bahsetmesin, biz kardeş falan değiliz” diyor.


Son görüşmemizdeki arkadaş, süreçteki mağduriyetini ayrıntılı anlatıyor: “ilk yirmi gün evimizi terk etmedik. Çatışma sesleri yaklaşınca çıkmak zorunda kaldık. Çıkarken aile bireyleri olarak birbirimizle helalleştik. En küçük çocukları kucağımıza alarak hızlı adımlarla çıktık. Kurşun ve çatışma sesleri eşliğinde bölgeyi terk ettik. Kurşunlar dört bir yanımızda uçuşuyordu. Nasıl oldu, nasıl çıkabildik hâla anlayabilmiş değilim” diyor. Vedalaşıyorum.


Şehrin nispeten güvenli kısmında, gün bitmeden ziyaret etmem gereken bir teyze daha var. Annemin müstesna dostlarından biri. Aynı zamanda arkadaşım da olan torunuyla buluşup eve geçiyorum.  Seccadesini dizine sarmış oturuyor odanın ortasında. Oldukça yaşlanmış ama yüzündeki o nur hiç eksilmemiş. Kulakları da çok zor duyuyor. Yıllar oldu görmeyeli. Torunu adımı söyleyince gözleri ışıl ışıl oluyor. Oturuyorum yanına. “Biz hiç huzurlu bir gün yaşamadık bu dünyada, siz de yaşamadınız. Duam o ki; çocuklarınız yaşasın. Bu ölümler son bulsun. Allah bu ateşe bir su döksün” diyor.


Öbür mahalleler çok kötü durumda diyorum. “Bir kısmını bir taraf tahrip etmiş, bir kısmını diğer taraf” diyor torunu. Müdahale ediyor:  “Savaş sokak aralarına geldikten sonra, evlerin içine girdikten sonra, hangisinin nereyi tahrip ettiğinin bir önemi kalmıyor. Bu savaş şehre hiç inmeyecekti. Bu insanlar, bu çocuklar, bu savaşı birebir yaşamayacaktı” diyor. Eskiden de böyle bilgece konuşurdu. Gün boyu aradığım cümleyi bulmuştum sanki. Artık gidebilirdim.


Güneş, Cizre semalarında gittikçe sönükleşiyor, vedaya hazırlanıyordu. Benim de veda saatim gelmişti. Hayır dualarını alarak ayrılıyorum oradan. Göremediğim akrabalarla da görüşüp, sokağa çıkma yasağı başlamadan şehirden çıkmam gerekiyor. Saat yaklaştıkça insanlarda bir telaş olacağını sanıyordum. Ama şehir oldukça yavaş hareket ediyor. Kimsenin bir acelesi yok. Heyecanını kaybetmiş bu şehir. Karanlık çöküyor ve ben son vedaları da yapıp, sabah başladığım yerden, mezarlıktan el sallıyorum bu ışığını kaybetmiş şehre. Hayallerimin, umutlarımın yeşerdiği ve fakat tutunamadığı şehrime. Sessizce terk ediyorum. Acıları, hüzünleri, yıkılmaları, şehrin omuzunda bırakarak ayrılıyorum.


Sabah gördüğüm o dolaba yazılmış yazı hâla beyin damarlarımı zorluyorken, son kelimelerimi bırakıyorum şehrin gözyaşlarıyla ıslanmış çıkış kapısına: Yenildik hepimiz. Bütün umutlarımızla, bütün hayallerimizle, bütün heyecanımızla, bütün koca koca söylemlerimizle yenildik. En azından şimdilik, ruz-i mahşere kadar.

4 Mart 2016 Cuma

Özgün Çabalar Gerek


Kuzey Kürdistan’da, hayata Müslümanca bakan çevreler açısından sosyal hayatın her alanında mevcut olan temsiliyet sorunu bir türlü aşılamıyor. Bu nedenle de, her gün dozunu gittikçe artıran can yakıcı olaylara müdahale imkânı oluşmuyor.  Sağlıklı bir üst yapı ortaya çıkarmak amacıyla bir çok çaba ortaya konulmuşsa da bugüne kadar elle tutulur bir oluşum ortaya çıkarılabilmiş değildir. Kimi girişimler, ya henüz yolun başında iken akamete uğramış, ya da yola çıktıktan bir süre sonra başka yapıların güdümüne girerek, kendilerine bağlanan umutları tüketmişlerdir.

Bölgenin son zamanlarda yaşadığı trajediden de anlaşıldığı gibi; her alanda kökleri bölgede olan, gizli ajandaları olmayan, mütedeyyin çevrelerin etkin hareket edebileceği, kucaklayıcı ve  örgütlü yeni yapılara ihtiyaç var. Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi gerekiyor. Dahası Kürdistan siyasetinin içine düştüğü çıkmazın aşılması ve viraneye dönmüş  günlük hayatın yeniden normalleşme sürecine girmesi için inisiyatif alınmalıdır. Organize çalışmalarla, günlük hayata yansıyan olumsuzluklara müdahale edilmelidir.

Bu coğrafya, belkide tarihinin en ağır, en zorlu günlerini yaşıyor. Şehirler yerle bir edilirken, insanlar can havliyle yuvalarını terk etmek durumunda kalıyor. Bir yanda ideolojik saplantılarıyla savaşı yuvaların içine çekmekten çekinmeyen bir örgütün, diğer yanda devletin klasik reflekslerini hayata geçiren müdahil güçlerin marifetiyle, onarılmaz  yıkımlar yaşanıyor. Ne yazık ki; böyle bir ortamda bile hayata Müslümanca bakan çevrelerin kendi namına söyleyebilecekleri üç-beş cümleden, ortaya koyabilecekleri organize bir tavırdan söz edemiyoruz.

Hal böyle olunca da, eli kalem tutan, zihni fikir üreten münevverlerimizin, emeği hayata hayat katan gönlü geniş fedakarlarımızın bütün emekleri “başkalarının” hanesine yazılmaya, ikincil alanlarda tüketilmeye devam ediyor.

Bölge, sivil toplum tecrübesi olarak ciddi bir birikime sahip olmasına rağmen, var olan örgütler, yeterince “yerli” olamadıkları ve kendilerine dar kalıplar oluşturdukları için her gün yeni sorunlarla karşılaşmaktadır. Olağanüstü acıların yaşandığı, insanların yersiz yurtsuz kaldığı bu günlerde bile,  mütedeyyin yapıların sağlıklı bilgi üretebilecekleri bir enformasyon ağına sahip olmadıkları görülüyor. Aynı şekilde, her türlü yaşamsal malzemeye ihtiyaç hisseden mağdurların yardımına koşacak bir yardım kurumundan da söz edemiyoruz. Hakeza siyasi gelişmeleri yorumlayabilecek ve inisiyatif alabilecek örgüt-cemaat-hizip mantığından bağımsız bir üst siyasi yapı da oluşturulabilmiş değil.

Bu kadar edilgen yapıların bölgenin geleceğini şekillendirmede söz sahibi olması beklenmemelidir.  Bu kadar yoksun ve etkisiz olan yapıların sayısal olarak var olmaları ya da olmamaları arasında bir fark yoktur.

Cizre’nin, Sur’un, Silopi’nin, İdil’in, Nusaybin’in ve daha bir çok yerin yaşadığı trajediyi sadece savaşan taraflar üzerinden yorumlayıp, kenara çekilmek sorumluluktan kaçmaktan başka bir şey olmasa gerek. Şehirleri, insanları, onları  felakete sürükleyen her iki gücün insafına bırakmanın bir gerekçesi yoktur.

Benzer şekilde sivil toplum adına yapılabilecekleri, İstanbul merkezli kimi küresel kurumların “pragmatist vicdanlarına” bırakmanın hiçbir açıklaması olamaz. Görülüyor ki; dünyanın dört bir yanındaki ihtiyaç sahipleri için seferber olan söz konusu kuruluşların, Cizre’nin, Sur’un, İdil’in Silopi’nin mağdurları için kayda değer bir projeleri yok. Evlerini can havliyle terk edip civar köy ve ilçelere sığınanlar için doyurucu bir çalışma yapma gereği duymadıkları da ortadadır.  Mağdur halkın, bu kurumların adeta “ dostlar alışverişte görsün” tarzı etkinliklerine muhtaç halde bırakılmasının bir açıklaması yoktur. Bugüne kadar İstanbul merkezli yapıların gölgesinde heba edilen enerjinin, bölgeye, bölge insanına, bölgedeki sorunların çözümüne bir katkısının olmadığı, olmayacağı görülmelidir.

Aynı şekilde, bölgeden sağlıklı, vicdanlı haberler almak için , savaşan tarafların, yanlı yayınlarına bağımlı kalmanın da bir izahı yoktur. Her iki tarafın da mağduriyetler üzerinden “rant” devşirdiği, her acının taraflar açısından ancak bir “meta” değeri taşıdığı görülüyor.

Kuzey Kürdistan’da iddia sahibi ve hayata Müslümanca bakan çevrelerin, sorumluluk hissi taşıyanların bir an önce, her alanda inisiyatif almak için programlı yoğun ve aşamalı çabalara yönelmesi gerekiyor.

Bu anlamda; iletişim imkanlarından en iyi şekilde yararlanabilmek için haber, yorum ve fikir üretebilen profesyonel internet sayfalarının sayısı çoğaltılmalı, sağlıklı bir haber ağı oluşturulmalıdır. Mümkün olan en kısa zamanda günlük veya haftalık bir basılı yayın, bir gazete imkanı sağlanmalıdır. Çatışmacı yaklaşımlardan uzak, bireysel ve grupsal ikbal hesapları yapmayacak, ilkeli, özgür ve özgün bir siyasi yapının temelleri atılmalıdır. Bu siyasi yapıdan kasıt, kimi yapılara rakip bir parti/oluşum ortaya çıkarmak değildir. Asıl maksat, güncel politik tartışmalardan uzak, Kuzey Kürdistan’ın kronikleşen problemlerinin çözümü için çaba sarf edecek, donanımlı ve yerli bir yapının ortaya çıkarılmasıdır.

Bölgenin, bölge meselelerinin başka merkezlerdeki kuruluşlar için kayda değer bir öneminin olmadığı, olmayacağı görülmelidir. Bölge merkezli yapılar “kendi göbeğini kesebilme” becerisini gösterebilmelidir. Bir şekilde bölge ile ilişkili her birey, her oluşum, kişisel ve cemaatsel çıkar ve hesaplardan uzak, sorumluluk bilinciyle, elini taşın altına koyabilmelidir.  Olayların seyrinde, coğrafyanın ve tahribata uğramış insanlarının her yönüyle yeniden inşâsında söz sahibi olma sorumluluğu her birimizin omuzundadır.

Şu açıkça görülmelidir ki; zamanında inisiyatif alınabilseydi bu kadar trajedi yaşanmayabilirdi. En azından sonuçlar bu kadar ağır olmayabilirdi. Sivil halk bu kadar ağır acıyla, bu kadar ağır mağduriyetle mücadele etmek zorunda kalmayabilirdi.

Kürdistan Coğrafyasının  gittikçe çetrefilleşen sorunları, kısa bir süre içinde nihai bir çözüme kavuşacak gibi görünmüyor. Sağlıklı, nitelikli, birikimli, derinlikli, uzun soluklu, ufku açık çabalar ortaya koymak gerekiyor. Güçlü ve kalıcı yapılar ortaya çıkarabilmeyi, yeni sözler söyleyebilmeyi, halkı rehabilite edecek adımlar atabilmeyi başarabilmeliyiz.
Mevcut aktörler için bir “meta” görevi gören bölge halkının, temel insani yaşam standardına ulaşması için en büyük sorumluluk şüphesiz ki; farkındalığı yüksek olanların omuzundadır, hepimizin omuzundadır. Eğer bu sorumluluğu yüklenip  gereğini yapamazsak, hepimiz, her gün yeni bedeller ödemeye devam edeceğiz.

27 Aralık 2015 Pazar

Hendek ve Ötesi





Kürdistan coğrafyasına bir parça sükunet geleceğine dair  güçlü umutlar vardı. Bir çok aşamanın konuşularak aşılabileceğine dair, her gün yeni işaretler ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki, savaşan tarafların kullandığı hoyrat dil, yeşeren umutları yerle bir etti. Dahası, kürdistan şehirleri belki de tarihte hiç olmadığı kadar yoğun bir savaşın merkezi haline geldi, getirildi. Oldukça hassas ve ağır yürüyen sürecin taraflarca iyi idare edilememesi sonucu, inşa edilen bütün aşamalar dehşet verici bir şekilde imha edildi.
Anlaşmayı başaramayan taraflar, savaşı şehir merkezlerine taşıyarak, bütün sivilleri inanılmaz bir mağduriyet ve tehditle karşı karşıya getirdiler. Bugünlerde Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Dargeçit’te, Sur’da ve daha birçok merkezde çocuk, kadın, yaşlı, hasta,  kısacası bütün bir halk, bütün imkânlardan mahrum olarak  evlerinde, bodrumlarında mahpus, silah seslerinin gölgesinde tedirgin bir şekilde yaşamaya çalışıyor. Hendeklerle çevrilen şehirler, tarihinin en ağır ablukasıyla karşı karşıya gelmiştir. Eylem tarzını belirlerken, Kürdistan halkını, halkın hassasiyetlerini gözönünde bulundurmayan taraflar bu kötü durumdan aynı ölçüde sorumludur. Hiçbir taraf diğerinden daha masum değildir. Hiçbir taraf şiddetin çözüm üretemeyeceğinin farkına varmış değil.
Öyle anlaşılıyor ki; her iki taraf ta savaşa devam etmeye karar vermiş ve her iki taraf ta sivil kayıpları konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor. Dahası taraflar adına hareket eden kimilerinin sivil kayıplarından ve sivil mağduriyetlerinden medet umduklarına dair ciddi iddialar da dolaşıyor ortalıkta.
Günlerdir Kürdistan şehirlerinden, insanı dehşete düşüren görüntüler gelmeye, feryatlar yükselmeye devam ediyor. Öldürülen bebeklerin, cesedi günlerce yol ortasında kalan yaşlı kadınların, çocukların, büyüklerin, hastaların hikayeleri kimseyi rahatsız etmiyor.
Savaşanlar, hiçbir uyarıyı, hiçbir nasihatı dinlemiyorlar. Üstelik hepimizi taraf olmaya çağırıyor, cürümlerine ortak etmeye çalışıyorlar. Her biri, karşı tarafın taşkınlıkları üzerinden hassasiyetlerimizi kaşıyarak, bizi taraf olmaya zorluyor.
Oysa bu  mücadele biçimi de, bu müdahale biçimi de meşru değildir. Konuşabilmenin bütün imkânlarının sonuna kadar kullanılmadığı ortadadır. Tarafların iflah olmaz kibri, bu kirli savaşı yaymaktan başka bir işe yaramıyor. Böyle bir ortamda adil şahitler olma iddiasında olanlara düşen görev, hem örgütün hem devletin savaş ve yıkım politikalarını, çözümsüzlüğü derinleştiren eylemlerini, sivil halkı mağdur eden girişimlerini mahkum etmeye devam etmektir. Bilgiyi ve hikmeti merkeze alarak olumlu ve yapıcı bir muhalefeti sürdürmektir. Savaşa taraf olmak değil, ateşe su taşımaktır. Mağdur halkın daha fazla mağduriyetler yaşamaması için açılımlar yapmaktır. Örgütü de devleti de uyarmaktır. İki taraf adına yapılan taşkınlıkları mahkum etmektir.
Silahlı örgütün, silahlı mücadele yürütmesini meşru gösterecek hiçbir talebinin olmadığı ortadadır. Daha ötesi, savaşı şehirlere taşımasının, hiçbir gerekçesi de yoktur. Yüz yıldır mağduriyetin her türünü yaşayan bir halkı topyekün yeni mağduriyetlerle karşı karşıya getirecek bir stratejinin hiç bir açıklaması yoktur. Daha önce sistematik olarak göçe zorlanan halkı, yeni bir göç dalgasına mecbur etmenin Kürdistani hassasiyetle açıklanabilecek bir yanı yoktur.
Kürdistan sokaklarında hendekler kazarak, mayınlar tuzaklayarak sürdürülen gerilimin Kürdistanlılara ölüm, acı ve yıkım getirmesinin ötesinde bir sonucu yoktur, olmayacaktır. Adına “Öz Yönetim” denilen yeni yöntemin, Kürdistana daha fazla özgürlük getirmeyeceği, acıları derinleştireceği görülmelidir. Bu tarzın Kürdistan gerçeği ile örtüşen bir yanı yoktur.
Cizre’de Silopi’de Nusaybin’de, hendeklerle çevrilen herhangi bir yerde, iki gün halk arasında yaşamaya gücü ve cesareti olmayan, Türk Solu’ndan ithal eski tüfek kimi marksistlerin hendek siyasetini yüceltici sözleri ciddiye alınmamalıdır. Söz konusu şahıslar bir yandan;  “Kürtler devlet kurmamalıdır, bunun Kürtlere ve bölgeye bir yararı olmayacaktır” diyerek Kürtlerin akıllarıyla dalga geçiyorlar, diğer  yandan, direnişe dair ağdalı bir dil ile hendek siyasetini alkışlayarak yeni acılara sebep oluyorlar. Kürt Halkının enerjisinin, bu üç-beş eski militanın fantezileri için heba edilmesine fırsat verilmemelidir. Kendi mahallelerinde hiç alıcısı kalmayan şaibeli marjinallerin, Kemalistlerle elbirliği yaparak Kürdistan sokaklarında daha fazla yıkıma ortam hazırlamalarının önü kesilmelidir. Bu zevatın, daha fazla Kürdistan halkının acılarıyla ve hassasiyetleriyle oynamasına fırsat verilmemelidir.
Diğer taraftan, örgütün savaş politikalarının faturasını bütün bir halka kesmeye yeminli devlet mantığının  durudurulması gerekmektedir. Hiçbir eylem, devletin sivil halkı mağdur etmesinin gerekçesi olamaz. Devlet iddiasındaki bir yapının bir çatışma ortamında birincil görevi, sivil halkı korumaktır. Mağdur olmasına engel olmaktır.
Devletin kendisinden kaynaklı zaafiyetlerin ortaya çıkardağı de facto durumları, halkı yok sayarak düzeltmeye çalışması kabul edilemez. Eğer bir bebek öldürülüyorsa, eğer bir yaşlı kadın sokak ortasında öldürülüyor ve cesedi günlerce oradan kaldırılamıyorsa, kurşunun kimden geldiği önemli değildir. Birincil sorumlu buna müsaade eden, bu süreci sivil halkın aleyhine işleten, güvenlik ve asayişin sorumluluğunu üzerine alan ve paylaşmamak için her eyleme girişen devletin kendisidir. Süreci iyi yönetemeyen bir devlet, sürecin getirilerinden sorumludur. Sorumluluğun dillendirilmemesi, yada görmezden gelinmesi bu sonucu değiştirmemektedir. Devletin, sivil halkın mağduriyeti için üretebileceği bir gerekçe yoktur.
Eğer devlet iseniz, “Halkım” dediğiniz insanları mağdur etmeyecek politikalar üretmek, ve gerekli tedbirleri almak zorundasınız. Devletler bunun için vardır. Birilerinin eylemleri üzerinden halkı mağdur etmenin bir açıklaması olamaz. Devlet, sivil bir vatandaşının zarar görebileceği bir duruma katkı sağlayamaz. Sokak ortasında bir vatandaşının vurulmasına ortam hazırlayamaz. Vurulan bir sivilin, cesedinin orta yerde kalmasına müsaade edemez. Bunu hiçbir vicdan, hiçbir inanç, hiçbir mantık kabul etmez. Bu duruma hiçbir mazeret ürtetilemez.
Eğer yaşı ilerlemiş bir kadının cesedi günlerce orta yerde kalıyorsa, bunun hesabını öncelikle devletin vermesi gerekmektedir. Eğer bir sivilin cesedine sahip çıkamıyorsanız zaten orada varlığınızı kaybetmişsiniz demektir. Beylik laflarla durumu geçiştiremezsiniz. Bizler de bu duruma razı olmayacağız.
Örgütün ve Devletin çelişkilerini  dillendirmeye devam edeceğiz, devam etmeliyiz. Gerek örgütün, gerek devletin çözümsüzlüğü derinleştirecek her adımına karşı, uyarıda bulunmaya devam etmeliyiz. Bu savaş konseptine asla teslim olmamalıyız. Sorunun çözümüne ve akan kanın durmasına, mağduriyetlerin giderilmesine yönelik atılacak her adıma, kimden geldiğine bakmadan destek vermeliyiz, başarabilirsek katkı sunmalıyız. Yarayı derinleştirecek her adıma kimden geldiğine bakmadan karşı durmalıyız, başarabilirsek engel olmalıyız.
Bütün tahriklere rağmen acıyan yüreklerin artmasına katkı sağlamamalıyız, katkı sağlamayacağız. Bu kirli savaşa taraf olmamalıyız, taraf olmayacağız.
Ya  kendimiz kalacağız, ya yok olacağız.


27 Ekim 2015 Salı

Kimin Savaşı

Mücadele etmeyi en çok savaşmak olarak anlayanların, kazanacakları bir mücadeleleri yoktur. Sürekli savaşanların, savaşı  sürekli yükseltenlerin bir geleceği de yoktur. Tek başına bir geleceği olmayan savaşı, birincil itiraz dili olarak görenlere teslim olmamak, farklı alternatiflere mecbur etmek  gerekiyor.
Ortak bazı söylemlerin olması, ortak bazı hassasiyetlerin sürekli büyümesi, seçilen mücadele yöntemini paylaşmamızı gerektirmiyor. Kurulu güçlerin; ortaya koydukları mücadeleyi benim adıma yürüttüklerini, bizim adımıza yürüttüklerini belirtmeleri tek başına bir şey ifade etmiyor.
Ortaya konulan mücadelenin temel İlahi ve İnsani ilkelere uygun olması hayati önem taşıyor. Amaçların netliği, direnişin biçimi ve ötelenemez ilkelere karşı gösterilen hassasiyet, mücadelenin bizzat kendisinden önemlidir. Bu ilkeler, mücadelenin bel kemiğidir.
Hiçbirimiz ana ilkelerimize uymayan bir mücadele yöntemini, bir itiraz biçimini kabul etmek, sahiplenmek yada sineye çekmek zorunda değiliz.
Dünyanın neresinde olursa olsun, kim tarafından başlatılırsa başlatılsın, bir hak-hukuk mücadelesini desteklemek, yeryüzünün bütün mazlumlarıyla ilkesel bir gönül bağı kurmak, adil şahit olma iddiasını bir gereğidir. Ancak; seçilen yöntemlerin de, ilan edilen meşru amaçları gölgede bırakmaması gerekiyor. Bunu göz önünde bulundurmadan, ortaya konulan pratiklere gönül vermek, destek olmak yada sessiz kalmak sorunludur. Çünkü; direniş hareketi iddiasındaki bir yapının savunduğu tezlerin geçerliliği kadar, bu tezler adına ortaya koyduğu pratikler de önemlidir.
Bir direniş hareketi öldürmeyi değil, diri tutmayı hedeflediği ölçüde değerlidir. İlahi ilkelere riayet ettiği ölçüde meşrudur. Hedeflerini terbiye ettiği ölçüde değerlidir. Sınırlarını bildiği ölçüde sahiplenmeye değerdir.  Bizler de bu değere göre duruş göstermek durumundayız.
Şahsen benim; sorunlu, ilgili ilgisiz ayırımı yapmayan, ölmeye ve öldürmeye ayarlı itiraz biçimlerine, savaş stratejilerine destek vermem yada yapılanları görmezden gelmem, sürekli yeni mağdurlar üreten yöntemleri sahiplenmem mümkün değildir. Geliştirilen bir itiraz biçimini, ancak hak-hukuk gözettiği oranda sahiplenebilirim.
İdeolojilere kurbanlar sunan ayinlere dönüşen bir savaş, benim savaşım değildir.
Uyuyanları, savunmasız olanları hedef alan bir savaş benim savaşım değildir.
Çocukları, yaşlıları, kadınları incitme ihtimali olduğu halde sürdürülen bir savaş benim savaşım değildir.
Başka ihtimaller olduğu sürece, son söz, son çare, son ışık  tüketilmeden başlatılan bir savaş benim savaşım değildir.
farklı umutlar belirince susmayan, susturulmayan bir savaş benim savaşım değildir.
Mütedeyyin olmak dışında bir farklılığı olmayan, evini serinletmek için kapısını açık bırakmak zorunda kalacak kadar imkanlardan yoksun olan bir garibanı, yemek sofrasında, çocuklarının gözü önünde hedef alan bir savaş benim savaşım değildir.
Mütedeyyin olmasına yada gariban olmasına da gerek yok. Savaşçı olmayanı, savaş meydanında olmayanı hedef alan bir mücadele, bir savaş benim savaşım değildir.
Bir savaşın birincil amacı öldürmek değil, caydırıcı olmaktır. Onlarca caydırıcı alan ve imkan varken, ölmeye ve öldürmeye ayarlı bir savaş benim savaşım değildir.
Silahlı mücadeleyi şehirlerin merkezine çekerek unutulmayacak trajedilerin yaşanmasına ortam hazırlayan, bu trajedilerin oluşturacağı öfkeden ve çaresizlikten medet uman bir itiraz  benim itirazım olamaz.
Mağdurlar adına yeni mağduriyetler ortaya çıkaran bir savaş benim savaşım değildir.
Seküler güçlerin iktidar mücadelesine dönüşen bir savaş benim savaşım değildir.
Her gün bir parçamızı alıp götürse de,  ideolojik fantezilere, marjinal gruplara, “aydınlanma dönemi” söylemlerine meş'ale görevi gören bir savaş benim savaşım değildir.
Konuşmayı başaramayanların savaşı benim savaşım değildir.
Böyle bir savaşın beni ilgilendiren, bizi ilgilendiren, heyecanlandıran, umutlandıran hiçbir yanı yoktur.
Farklı gelişmelerin olabileceği umudunun diri tutulduğu bir dönemde, karşılıklı niyet okumalarıyla silaha sarılanların ortaya koydukları savaş pratikleri ile bizi temsil etmedikleri, hayati hassasiyetlerimize ortak olmadıkları ortadadır. Ortak kimi önceliklerimizin olması, ortak mağduriyetlerimizin olması, ağırlığını her hücremizde hissettiğimiz zulmü geriletmek adına yeni zulümlerin ortaya çıkmasına razı olmamızı gerektirmiyor.
Siyasal yaklaşımı, inancı, aidiyeti ne olursa olsun, şiddeti birincil mücadele biçimi gören bir anlayış beni temsil etmemektedir. Aziz İslam adına da yapılsa, başka aidiyetlerimiz ve mağduriyetlerimiz adına da yapılsa, savaş meydanında olmayanlara yönelik geliştirilen, direk ölmeye ve öldürmeye ayarlı eylemlere yüksek sesle itiraz ediyorum.
Birey olarak ben; benim adıma, benim ilkelerimi, İlahi Kanunları çiğneyerek girişilen bütün eylemlerden beri olduğumu, böyle bir mücadele biçimini benimsemediğimi, böyle bir mücadelenein tarafı olmayacağımı  ilan ediyorum.
Kontrolsüz büyüyen ateşiyle, her gün sadece bizi tüketiyor olsa da, bu savaş bizim savaşımız değildir.
Bu savaş benim savaşım değildir.