22 Temmuz 2016 Cuma

Darbelere Direnmek


12 Eylül darbesi olduğunda, henüz çocuk yaştaydım. Darbe günlerine ait ayrıntıları hatırlamıyorum. Ancak sonraki dönemlerin çok ağır sonuçlarına şahidim.

Darbenin getirileri ile ilk defa, okula başladığımda karşılaştım. Bildiğim tek dilin yasak olduğunu, başka bir dil konuşmam gerektiğini, okula başlayınca anladım. Böylece; İlk Türkçe kelimeleri okulda ve zorla öğrendim.

Aslında akranlarıma göre daha “şanslı” sayılırdım. İlk öğretmenim aynı zamanda hemşerimizdi. Bir kaç kelime konuştuktan sonra, hiçbir şey anlamadığımızı farketmiş olacak ki; önce kapıdan dışarı bakmış, iyice kontrol ettikten sonra da kapıyı kapatıp, yavaş bir ses tonuyla temel kelimeleri kürtçeye tercüme ederek bizimle iletişim kurmayı başarmıştı.

Diğer akranlarımın çoğu için durum çok farklıydı. Türkçe’yi kısa zamanda sökemeyenlerin teneffüs aralarında bile “Cunta Öğretmenleri” tarafından inanılmaz bir şiddete maruz kaldığına, bir çok arkadaşımın bu şiddet sırasında altını ıslattığına çok şahit oldum.

Sonraki yıllar da hep bu sürecin gölgesinde, bu sürecin etkileriyle geçti. Hemen herkesi oldukça etkilemiş olsa da özellikle biz Kürt’ler için inanılmaz acıların kapısı 12 Eylül darbesiyle açılmıştı. Bu süreçte Diyarbakır hapishanesi isimli cehennemin kapısından girenlerin hiçbiri için hayat eskisi gibi olmadı. Götürülüp bir daha dönemeyenler, yıllar sonra döndüğünde inanılmaz işkence hikayelerini anlatanlar olmuştu. Dehşete düşüren işkence yöntemlerine muhatap olanların büyük çoğunluğu işkence seanslarından kurtulduktan sonra illegal yapılarla iletişime geçmiş, soluğu dağlarda alarak silahlı mücadelenin büyümesini sağlamıştı.

Kürt meselesi, darbe marifetiyle gittikçe içinden çıkılmaz bir hal aldı. 12 eylül darbesi itibariyle hiçbir şey hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. Etkisi görece azaldığında bile kalıcı rahatlamalar hiç mümkün olmadı. Kürt’ler açısından en temel mesele olan Kürtçe konuşmanın resmiyette serbest olması bile yıllar aldı. Ancak bu serbestlik hiçbir zaman doğal görülmedi. Bugün bile bir resmi kurumda Kürtçe konuşmak çoğu zaman psikolojik baskıları beraberinde getiriyor.

Sonraki yıllar, önceki acıların yol açtığı yeni acılar getirdi. Darbenin getirdikleri, olağanüstü hal uygulamasıyla yeni bir boyut kazandı. Binlerce faili meçhul, sokak ortasında iç savaş infazları, hayalete dönüşen şehirler hep bu sürecin devamında gerçekleşti. Bugün bile o acı silsilesinin ürünleriyle boğuşmak durumunda kalıyoruz.

Bütün bu yaşadıklarımız sadece darbeyle açıklanamaz elbette. Ancak; darbe ortamı bütün riskleri ortaya sermiş, biriken bütün meseleler acıya dönüşerek toplumu teslim almıştı. İnsanların sağlıklı düşünebilmesi de, daha ağır sonuçlarla karşılaşmamak için alternatifler geliştirmesi de imkansızlaşmıştı. Silahların gölgesi, zihinsel aktiviteyi bertaraf etmişti çünkü.

Zaten darbeler, zihinsel aktivitenin tehlike görülmesi üzerine hayat bulurlar. Silahlı güçler, düşünme ortamını sevmezler. Buna müsaade de etmezler. Silahlar ile düşünme yetisi aynı anda çalışmaz çünkü.

Bir bakıma “darbe hukukunun” gölgesinde geçti bütün ömrümüz. 12 eylül darbesi hemen her kesime bedeller ödetti. Kürtler olarak bizler de etnik aidiyetimizin bir bedeli olduğunu öğrendik. Buna direndik şüphesiz. Ancak kabul etmek gerekiyor ki; çok ağır bedeller ödendi.

Daha bu süreci atlatmadan 28 Şubat postmodern darbesiyle karşılaştık. Henüz üniversite öğrencisi genç ve heyecanlı bir “İslamcı”   olduğum bir dönemde, bir kabus gibi çöken bu darbeyi anlatmaya gerek yok zaten.  “Bin yıl sürer” denilen 28 şubatın görece geride kalmasına rağmen, etkilerinin bir çok alanda diri durduğunu görmek için çok çaba sarfetmek te gerekmiyor.

Darbe günleri, hayatın her alanında insanların inançlarından ötürü acımasız uygulamalarla karşı karşıya kaldığı zamanlardı. Bu sefer de, İnancımızın da bir bedeli olduğunu yeni bir darbeyle öğreniyorduk. Şükür ki buna da direndik. Ağır bedeller verenlerimiz oldu. Hala bedel ödemeye devam edenler var. 28 Şubat darbe hukukuyla yargılanarak içeri atılan onlarca insan anlamsız bir şekilde içerde tutuluyor hala.

Darbelerden önce, her şeyin çok güzel olduğunu iddia ediyor değilim. Bütün olumsuzlukların sebebinin darbeciler olduğunu da söylemiyorum. Ben; darbelerden sonra, her şeyin çok daha kötü olduğundan bahsediyorum. Verilen bütün bedellere rağmen, elde edilen kazanımların, yada iadelerin, verilen bedelleri karşılamadığını, darbe öncesi duruma bile gelinemediğini görmek gerektiğini söylüyorum.  

Her iki darbe süreci öğretti ki; darbeler getirdiklerini köklü halde bırakıyor. Bütün değişim çabalarına rağmen, ağır bir tortu kalıyor.

15 Temmuz 2016 günü yeni bir darbe girişimi haberlerini görünce, başa döndüm sanki. Karmaşık duygular sardı beni.  Kendimi sokağa attım bir süre sonra. Yaşadığım her iki darbe sürecini, hayatımın bütün bakiyesinin büyük sorumluları olan o ağır dönemleri geçirdim gözümün önünden.

12 Eylül ve 28 Şubat darbelerinin her biri çoğunlukla bir aidiyetimi hedef almıştı. Bu darbe girişimi ise başarıya ulaşırsa eğer, aynı anda her iki aidiyetimi de hedef alacaktı. Hayır, elbette ki normal şartlarda her şey yolunda değildi. Ama darbe sonrası her şeyin çok daha kötü olacağından emindim.

Mevcut Siyasi İktidarın yanlış gördüğümüz  uygulamalarını eleştirebiliriz.  Bir çok mesele de farklı düşünüyor olabiliriz. Daha iyi, daha güzel günler için alternatifler sunabiliriz. Bunu yapmayı bir görev olarak ta görmeliyiz aslında. Ancak uygulamalara itiraz geliştirmek başka şey, darbelere, cebir kullananlara sessiz kalmak başka şeydir.

Kaldı ki; darbeye kalkışan yapının 90 ‘lı Yıllarda Kürt illerinde yaşanan hukuksuzluklar konusunda da, 28 Şubat sonrası geliştirilen insafsız tavır konusunda da masum olmadığını öteden beri düşünüyordum. Hakeza Kürt meselesinin çözümsüzlüğe sürüklenmesinde, son dönemde yaşanan trajedilerde de söz konusu yapı ve uzantılarının aktif olduğunu düşünüyordum. Yaşadıklarımızı yeniden tecrübe etmeye gerek yoktu. Yeni felaketlere fırsat verilmemeliydi.

Kendimi meydanda bulduğumda insanlar meydanı doldurmaya başlamıştı bile. Her geçen dakika da kalabalıklaşıyordu. Kimin ne yaptığıyla, meseleye hangi taraftan baktığıyla ilgilenmedim. Belki başka zaman olsa, bu ortama uzaktan yakından ilgi duymazdım. Mesela özellikle kimi eski  İslamcıların bu vesileyle sistemin sahte kutsallarını nasıl sahiplendiklerini, daha düne kadar eleştirdikleri bir çok şeyi nasıl canla haykırdıklarını görüp kahrolmamak mümkün değildi. Aslında “sap ile saman” birbirine karışmıştı. Bu duruş “İslamcılık” için bir yenilgi, bir teslimiyet olarak ta görülebilirdi. Ama şu anda darbe meselesine odaklıydım. Darbenin hedefine uşlaşmaması tek başına büyük bir kazanım olacaktı. Dolayısıyla meydandaki hiçbir şeyden rahatsızlık duymadım. Farklı renklerle aynı meydanda aynı şeye odaklanmış olmak çok önemliydi.

Saniyeler dakikalara, dakikakalar saatlere dönüştü. O gece nasıl sabah oldu bilmiyorum. Devletin en tepesinin, Cumhurbaşkanı’nın, kendileri için riskli, ama aynı zamanda isabetli dik duruşu ve özellikle İstanbul ve Ankara’daki halkın o muhteşem direnişi memeleketi yeni bir felaketin eşiğinden çeviren en önemli etkenler oldu. Tankların önüne yatanlar, silahlara rağmen tankların, panzerlerin üstüne çıkanlar, kurşunların üzerine üzerine yürüyenler, gecenin isimsiz kahramanları oldu.

Aslında şahit olduğumuz başka bir şey daha vardı o gece. Halkın “yalınayak” çocukları büyük bir bilgelik ve cesaretle kendi iradelerine sahip çıkmak için ölüme atlarken; “çok başarılı”, “çok zeki”, “çok kalifiye” ve “ansiklopedik bilgisi çok kalabalık” olanlar, insanları gözlerini kırpmadan öldürebilecek kadar canavarlaşabilmişti.

Bizler; özellikle “İslamcı” damardan gelenler; söz konusu ekibin elebaşlarının nasıl zalimleşebileceğini çok önceden biliyorduk. Doğrusu, özellikle Kürt illerindeki uygulamalarda bu ekibin başat rolünün de farkındaydık. Ancak  bunu uzun bir süre iyi niyetli insanlara, devlet yetkililerine anlatmak pek mümkün olmadı. Bu kalkışmayla, halkın, toplumun, dahası kendilerine inanan ahalinin de bu gerçeği görmesi mümkün oldu. Bütün bir toplum; gariban halkın zeki, başarılı ve “iyi niyetli” çocuklarının bu güruhun elinde nasıl canavara dönüştürüldüğünü canlı yayında izledi.

Şükür ki, geceyi sabaha deviren saatler de, bu gözü dönmüş yapının başarılı olamayacağının emareleri görünmeye başladı. Darbeye karşı, “minik” bir duruş gösterebilenlere ilahi bir lütuf olarak sabahı gördük yeniden. Doğru bildiğimiz bir duruş adına bir adım atmış olmanın bereketini gördük hepimiz.

Bu duruşu genelleştirmek ve gelenekselleştirmek durumundayız. Daha sağlıklı yarınlar inşa edebilmek için olabildiğince sivil alanlar oluşturmalıyız. Verimli ve üretken olmak için sivil siyasetin önünü kapatacak her türlü girişimi mahkum etmeliyiz. Unutmamalıyız ki; Toplumsal toparlanma sadece sivil aktörlerle mümkündür.

Darbe dönemlerinde verimli olamazsınız. Elinde silah olan biri ile konuşamazsınız. Elindeki silahını meydana süren bir muhatabınız varsa zihinsel birikimlerinizi meydana süremezsiniz.  Silah varken, namlunun gölgesi varken, hiçbir konuda bir adım yol alamazsınız. Zaten darbeler öncelikle zihinleri, yürekleri ve ilkeleri hedef alıyor. O nedenle de kimden gelirse gelsin ve kime karşı yapılırsa yapılsın darbeye karşı durmak gerekir. Mesele tek başına nettir. Darbe kötüdür. Kötü olana karşı durmak en önemli ilkelerden olmaldır.

Şu halde bu ilkeyi yeniden ve ısrarla ve çekinmeden ve kimsenin dudak bükmesine aldırış etmeden, yeniden ve yüksek sesle dillendirmeliyiz. Darbe kötüdür. Kötü olana karşı durmak erdemdir. Bunu her zaman tekrar etmeliyiz. Her yerde ve her şartta.

Çünkü  iyi olana destek vermek ve kötü olanın karşısında durmak erdemli olmanın gereğidir.

Erdemli olanlara selam olsun.