27 Aralık 2015 Pazar

Hendek ve Ötesi





Kürdistan coğrafyasına bir parça sükunet geleceğine dair  güçlü umutlar vardı. Bir çok aşamanın konuşularak aşılabileceğine dair, her gün yeni işaretler ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki, savaşan tarafların kullandığı hoyrat dil, yeşeren umutları yerle bir etti. Dahası, kürdistan şehirleri belki de tarihte hiç olmadığı kadar yoğun bir savaşın merkezi haline geldi, getirildi. Oldukça hassas ve ağır yürüyen sürecin taraflarca iyi idare edilememesi sonucu, inşa edilen bütün aşamalar dehşet verici bir şekilde imha edildi.
Anlaşmayı başaramayan taraflar, savaşı şehir merkezlerine taşıyarak, bütün sivilleri inanılmaz bir mağduriyet ve tehditle karşı karşıya getirdiler. Bugünlerde Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Dargeçit’te, Sur’da ve daha birçok merkezde çocuk, kadın, yaşlı, hasta,  kısacası bütün bir halk, bütün imkânlardan mahrum olarak  evlerinde, bodrumlarında mahpus, silah seslerinin gölgesinde tedirgin bir şekilde yaşamaya çalışıyor. Hendeklerle çevrilen şehirler, tarihinin en ağır ablukasıyla karşı karşıya gelmiştir. Eylem tarzını belirlerken, Kürdistan halkını, halkın hassasiyetlerini gözönünde bulundurmayan taraflar bu kötü durumdan aynı ölçüde sorumludur. Hiçbir taraf diğerinden daha masum değildir. Hiçbir taraf şiddetin çözüm üretemeyeceğinin farkına varmış değil.
Öyle anlaşılıyor ki; her iki taraf ta savaşa devam etmeye karar vermiş ve her iki taraf ta sivil kayıpları konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor. Dahası taraflar adına hareket eden kimilerinin sivil kayıplarından ve sivil mağduriyetlerinden medet umduklarına dair ciddi iddialar da dolaşıyor ortalıkta.
Günlerdir Kürdistan şehirlerinden, insanı dehşete düşüren görüntüler gelmeye, feryatlar yükselmeye devam ediyor. Öldürülen bebeklerin, cesedi günlerce yol ortasında kalan yaşlı kadınların, çocukların, büyüklerin, hastaların hikayeleri kimseyi rahatsız etmiyor.
Savaşanlar, hiçbir uyarıyı, hiçbir nasihatı dinlemiyorlar. Üstelik hepimizi taraf olmaya çağırıyor, cürümlerine ortak etmeye çalışıyorlar. Her biri, karşı tarafın taşkınlıkları üzerinden hassasiyetlerimizi kaşıyarak, bizi taraf olmaya zorluyor.
Oysa bu  mücadele biçimi de, bu müdahale biçimi de meşru değildir. Konuşabilmenin bütün imkânlarının sonuna kadar kullanılmadığı ortadadır. Tarafların iflah olmaz kibri, bu kirli savaşı yaymaktan başka bir işe yaramıyor. Böyle bir ortamda adil şahitler olma iddiasında olanlara düşen görev, hem örgütün hem devletin savaş ve yıkım politikalarını, çözümsüzlüğü derinleştiren eylemlerini, sivil halkı mağdur eden girişimlerini mahkum etmeye devam etmektir. Bilgiyi ve hikmeti merkeze alarak olumlu ve yapıcı bir muhalefeti sürdürmektir. Savaşa taraf olmak değil, ateşe su taşımaktır. Mağdur halkın daha fazla mağduriyetler yaşamaması için açılımlar yapmaktır. Örgütü de devleti de uyarmaktır. İki taraf adına yapılan taşkınlıkları mahkum etmektir.
Silahlı örgütün, silahlı mücadele yürütmesini meşru gösterecek hiçbir talebinin olmadığı ortadadır. Daha ötesi, savaşı şehirlere taşımasının, hiçbir gerekçesi de yoktur. Yüz yıldır mağduriyetin her türünü yaşayan bir halkı topyekün yeni mağduriyetlerle karşı karşıya getirecek bir stratejinin hiç bir açıklaması yoktur. Daha önce sistematik olarak göçe zorlanan halkı, yeni bir göç dalgasına mecbur etmenin Kürdistani hassasiyetle açıklanabilecek bir yanı yoktur.
Kürdistan sokaklarında hendekler kazarak, mayınlar tuzaklayarak sürdürülen gerilimin Kürdistanlılara ölüm, acı ve yıkım getirmesinin ötesinde bir sonucu yoktur, olmayacaktır. Adına “Öz Yönetim” denilen yeni yöntemin, Kürdistana daha fazla özgürlük getirmeyeceği, acıları derinleştireceği görülmelidir. Bu tarzın Kürdistan gerçeği ile örtüşen bir yanı yoktur.
Cizre’de Silopi’de Nusaybin’de, hendeklerle çevrilen herhangi bir yerde, iki gün halk arasında yaşamaya gücü ve cesareti olmayan, Türk Solu’ndan ithal eski tüfek kimi marksistlerin hendek siyasetini yüceltici sözleri ciddiye alınmamalıdır. Söz konusu şahıslar bir yandan;  “Kürtler devlet kurmamalıdır, bunun Kürtlere ve bölgeye bir yararı olmayacaktır” diyerek Kürtlerin akıllarıyla dalga geçiyorlar, diğer  yandan, direnişe dair ağdalı bir dil ile hendek siyasetini alkışlayarak yeni acılara sebep oluyorlar. Kürt Halkının enerjisinin, bu üç-beş eski militanın fantezileri için heba edilmesine fırsat verilmemelidir. Kendi mahallelerinde hiç alıcısı kalmayan şaibeli marjinallerin, Kemalistlerle elbirliği yaparak Kürdistan sokaklarında daha fazla yıkıma ortam hazırlamalarının önü kesilmelidir. Bu zevatın, daha fazla Kürdistan halkının acılarıyla ve hassasiyetleriyle oynamasına fırsat verilmemelidir.
Diğer taraftan, örgütün savaş politikalarının faturasını bütün bir halka kesmeye yeminli devlet mantığının  durudurulması gerekmektedir. Hiçbir eylem, devletin sivil halkı mağdur etmesinin gerekçesi olamaz. Devlet iddiasındaki bir yapının bir çatışma ortamında birincil görevi, sivil halkı korumaktır. Mağdur olmasına engel olmaktır.
Devletin kendisinden kaynaklı zaafiyetlerin ortaya çıkardağı de facto durumları, halkı yok sayarak düzeltmeye çalışması kabul edilemez. Eğer bir bebek öldürülüyorsa, eğer bir yaşlı kadın sokak ortasında öldürülüyor ve cesedi günlerce oradan kaldırılamıyorsa, kurşunun kimden geldiği önemli değildir. Birincil sorumlu buna müsaade eden, bu süreci sivil halkın aleyhine işleten, güvenlik ve asayişin sorumluluğunu üzerine alan ve paylaşmamak için her eyleme girişen devletin kendisidir. Süreci iyi yönetemeyen bir devlet, sürecin getirilerinden sorumludur. Sorumluluğun dillendirilmemesi, yada görmezden gelinmesi bu sonucu değiştirmemektedir. Devletin, sivil halkın mağduriyeti için üretebileceği bir gerekçe yoktur.
Eğer devlet iseniz, “Halkım” dediğiniz insanları mağdur etmeyecek politikalar üretmek, ve gerekli tedbirleri almak zorundasınız. Devletler bunun için vardır. Birilerinin eylemleri üzerinden halkı mağdur etmenin bir açıklaması olamaz. Devlet, sivil bir vatandaşının zarar görebileceği bir duruma katkı sağlayamaz. Sokak ortasında bir vatandaşının vurulmasına ortam hazırlayamaz. Vurulan bir sivilin, cesedinin orta yerde kalmasına müsaade edemez. Bunu hiçbir vicdan, hiçbir inanç, hiçbir mantık kabul etmez. Bu duruma hiçbir mazeret ürtetilemez.
Eğer yaşı ilerlemiş bir kadının cesedi günlerce orta yerde kalıyorsa, bunun hesabını öncelikle devletin vermesi gerekmektedir. Eğer bir sivilin cesedine sahip çıkamıyorsanız zaten orada varlığınızı kaybetmişsiniz demektir. Beylik laflarla durumu geçiştiremezsiniz. Bizler de bu duruma razı olmayacağız.
Örgütün ve Devletin çelişkilerini  dillendirmeye devam edeceğiz, devam etmeliyiz. Gerek örgütün, gerek devletin çözümsüzlüğü derinleştirecek her adımına karşı, uyarıda bulunmaya devam etmeliyiz. Bu savaş konseptine asla teslim olmamalıyız. Sorunun çözümüne ve akan kanın durmasına, mağduriyetlerin giderilmesine yönelik atılacak her adıma, kimden geldiğine bakmadan destek vermeliyiz, başarabilirsek katkı sunmalıyız. Yarayı derinleştirecek her adıma kimden geldiğine bakmadan karşı durmalıyız, başarabilirsek engel olmalıyız.
Bütün tahriklere rağmen acıyan yüreklerin artmasına katkı sağlamamalıyız, katkı sağlamayacağız. Bu kirli savaşa taraf olmamalıyız, taraf olmayacağız.
Ya  kendimiz kalacağız, ya yok olacağız.