15 Mart 2016 Salı

Cizre’nin Gözyaşları



Sabahın ilk ışıklarıyla Cizre’ye iniyorum. Her gelişimde yaptığım gibi önce otogarın yanındaki mezarlığa uğrayacağım. Annemi hatırlayacağım uzun uzun. Pek kimse görünmüyor ortalıkta. Normal zamanlarda sürekli birileri olur mezarlıkta. Kimi yeni ölmüş bir ölüsünün mezarı başında ağlar, kimi Kur’an okur, kimi de mezarın etrafıyla ilgilenir. Ama şimdi uzakta görülen birkaç kadın dışında kimse yok. Otları gereğinden fazla uzamış mezarlığın. İlerleyince hafif bir ıslaklık sarıyor ayaklarımı. Normalde bu kadar uzamaz bu otlar. Belli ki kaç zamandır kimse ilgilenememiş burayla. Bir şehrin sahipsizliği ilk mezarlıkta gösterir kendini. Annemin yanı başında çok yönlü bir duygu yoğunluğunun girişindeyim şimdi. Sessiz bir muhabbet sürdürüyorum bir süre. Daha sonra mezarlarla vedalaşarak başlıyorum güne. Yolun karşısında, bir sokağa giriyorum ve başlıyor yolculuğum.


Sağlı sollu, yarısı yıkılmış, yanmış evler, çökmüş binalar var.  Moloz yığını her taraf. Cizre’ye mi geldim? Bu sokaklar benim tanıdığım sokaklar mı gerçekten?  Bildiğimden çok farklı bir manzara var burada. Molozların, eşya parçalarının, demirlerin, betonların arasında ilerliyorum. Sokağın yaşadığı felaketi görmeye gelen insanlar var etrafta. Kimi kendi yıkıntısının içinde elini başının arasına almış oturuyor, kimi, bir kaç eşya çıkarabilme gayretinde. Durup her evi tek tek incelemek istiyorum. Ama buna vaktim yok. Bugün hiç bir yerde fazla kalmayacağım. Herkese geçmiş olsun dileklerimi iletecek, durumlarını öğrenmeye çalışacak, mümkün olduğunca daha fazla gerçekliğe şahitlik edecek ve geri döneceğim. Koca bir viraneyi bir güne sığdırmam gerekiyor. Çok İnsan var etrafta ama neredeyse kimse konuşmuyor. Bir tek geçmiş olsun dileklerini iletiyorlar birbirlerine. “Allah sabır versin” diyor biri. “Allah bir daha göstermesin” diyor öteki. Daha gençten biri,  tercümeyle “Allah kabul etmesin!” Anlamında bir cümle sarf ediyor. Bu cümle memnuniyetsizliği ve kızgınlığı ifade ediyor. Duygunun dışa vurumu için kullanılabilecek,  terbiye edilmiş, özenle seçilmiş  cümlelerden biri. Herkes, tanısın tanımasın herkese iyi dileklerini sunup yoluna  devam ediyor. Ben de öyle yapıyorum.


Biraz sonra ilk durağıma, bir akrabamın evine ulaşıyorum. Tandır ekmeği pişiriyorlar avluda. Buram buram kokuyor. Beni içten ama cansız bir şekilde karşılıyorlar. Işıkları sönmüş sanki gözlerinin. Evleri, fiziki olarak nispeten sağlam kalmış ama evin içi kullanılamaz durumda. Biraz oturulabilir hale getirdikleri bir odaya alıyorlar beni. “Eşyalarımız temiz değil maalesef. Kirletmişler her şeyi. Su olsa yıkardık şimdiye kadar ama, henüz öyle bir imkanımız olmadı” diyor evin hanımı. Öğlen yemeğine kalmam için zorluyorlar. Bunun imkansız olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Kahvaltıyla ikna edebiliyorum ancak. Sıcak tandır ekmeğiyle birlikte geliyor kahvaltı. Bu sırada hızlıca bilgiler almaya çalışıyorum. Evi gezdiriyorlar. Bir ahır gibi kullanıldığını görüyorum. İlk yirmi gün ayrılmamışlardı zaten evlerinden. Görüşüyordum çünkü. “Biz gittikten sonra kapıyı kırıp girmişler, kışlık erzaklarımızın da büyük çoğunluğunu tüketmişler, yada kullanılamaz duruma getirmişler” diyorlar. Sonra hafif gülerek “ zaten kış ta bitti, gerek kalmadı” diyorlar. Kim yapmış? diye soruyorum. Anlamaya çalışıyorum sadece. “Gençlik yapılanması bizim bu tarafa yönelmedi fazla. Baştan beri,  zırhlı bir  araç sokağa hakim bir noktada konuşlanmıştı” diyorlar. Bir şeyler yedikten sonra kalkmak istiyorum. “Sana bir kaç komşu evi gezdireyim” diyor evin erkeği. “Felaketin boyutunu anlarsın belki.”


Yandaki eve geçiyoruz. Ev sahibi dönmemiş henüz. Şehir dışına çıkmışlar. Evin kırık kapısı, hırsızlık olmasın diye ilkel yöntemlerle bağlanmış. Olayların olmadığı bölgelerdeki evlere de arama tarama işlemleri çerçevesinde kapılar kırılarak girilmiş. Evdeki bütün eşyalar orta yerde duruyor. Bir odanın kapısını aralıyoruz. Sağda bir ranza, karşıda bir yatak dolabı var. Dolabın kapıları açık. Kapının iç yüzüne kırmızı renkli yazılar yazılmış. Okumaya çalışıyorum yazılanları. Yarısında boğazım düğümleniyor. Yanımdaki erkek akrabam başını eğiyor önüne. Bıçak saplansa kan akmayacak bizden. Aradan epey zaman geçiyor öyle. “Şuralarda da ev halkına ait çamaşırlar asılmıştı. Kadınlar topladı hepsini” diyor kısık bir sesle. Koridorun ilerisinde bir aynanın üstüne de yazılar yazılmış. Her yere yazmışlar. Yazı mı demem lazım onu da bilmiyorum. Kelimeler çıkmıyor ağzımdan, düğüm düğüm oluyorum.  Ev halkı gelmeden bu yazıları da silin lütfen diyebiliyorum ancak. Silinemiyorsa tahrip edin, okunmasın. Sonra nasıl bakabilecekler birbirlerinin yüzüne. Çocukları nasıl okuyacak bu cümleleri. Okurlarsa nasıl durabilecekler bu çatı altında. Bu mahallede, bu şehirde. Hep bu nedenlerle yola düşmedi mi onlarca çocuk, onlarca genç. Dağlara, bilinmezliklere, ölümlere, öldürmelere, şiddete, felakete sığınmadı mı niceleri. Silin lütfen, silin...


Daha fazla ne bakabilirim, ne de dolaşabilirim mahalleyi. Yarım bir vedayla ayrılıyorum oradan. Başka bir adrese geçiyorum. Bu sokak fiziki olarak sağlam görünüyor. Ama ev içleri dağıtılmış burada da. Ayrıca buz dolabı ve büyük ekranlı televizyon kullanılamaz durumda. “Dipçikle vurmuşlar” diyorlar. Çıkıyorum yeniden. Sokağa bırakıyorum kendimi.


Büyüdüğüm, hayallerle süslediğim sokağıma geçmek istiyorum. Sırt sırta, yan yana  onlarca ev yapılmış son zamanlarda. O ferah mahalle şimdi boğuluyor neredeyse.  Evler çok değişmiş, bazıları neredeyse yere gömülmüş, bazıları da yıkılarak çok katlı olarak yeniden inşa edilmiş. Eskiden bizim olan evi buluyorum. Yeni sahipleri yıkıp yeniden yapmışlardı. Üst katının tamamen yandığını görüyorum. Sokakta yanan tek ev bu üstelik. Uzun uzun bakıyorum. Ben ne hayaller, ne umutlar biriktirmiştim burada. Zamanında bu evin elden çıkarılmasına karşı çıkmıştım. Satılmasaydı Cizre’ye dönecektim. Belki de ben bu evde olurdum bu felaket gerçekleştiğinde. Hayatlarımız nasıl da ince bir ipe bağlı. Nasıl da kırılgan her şey.


Biraz ötede kapının önündeki sandalyesine oturmuş bir teyze görüyorum. Evet tanıyorum ben onu. Annemin yarenlerinden biri. Kararlıyım zaten, bugün mümkün olduğunca daha çok teyze göreceğim. Onlarla hasbıhal edeceğim. Etrafta bir çok yabancı simalı kişi var. Fotoğraf çekiyor, viraneye dönmüş şehrin fiziki yıkıntılarını belgelemeye çalışıyorlar. Oysa asıl yıkıntı teyzelerin, kadınların, çocukların yüreğinde. Onlarla ilgilenen, onları dinlemeye gelen kimse yok. Herkes somut yıkımlarla ilgileniyor. Bu yıkımları metalaştırarak ranta dönüştürmeye ayarlı çoğu kişi. Bu halkın, iç dünyasındaki fırtınalar kimseyi ilgilendirmiyor. Getirisi yok çünkü bu ilginin.  Ben  bugün daha çok teyzelerin ve  çocukların iç yıkıntılarıyla ilgileneceğim. Başarabilirsem yüreklerine dokunacağım. Bin ah işitsem de hazırlıklıyım buna.


Teyzeye doğru ilerleyip önünde duruyorum, halini soruyorum. Gözleri hafif kısılmış, yaşlılık yormuşa benziyor. Tanıyınca ayağa kalkmaya çalışıyor, engel oluyorum, elini Öpüyorum. Sesi buğulanıyor. Bütün acıları bir yana bırakıp annemi yad ediyor. Yakın bir zamanda nasıl rüyasında gördüğünü ve sabah kalkar kalkmaz annemin “payı” diye nasıl infakta bulunduğunu anlatıyor. Sonra kısa kısa olanı biteni özetliyor. Seslenip diğer teyzelere haber salıyor. Haberi duyan kapıya çıkıyor. Hepsiyle kısa kısa hasbıhal ediyorum.  Yüzlerindeki acıyı tebessümle gizlemeye çalışıyorlar. Herkes yaralı görünüyor.


Başka bir teyzeyi soruyorum. Annemin en “sadık” yarenini. Nerede olduğunu henüz bilen yok. Henüz her şey çok taze burada. Herkes kendi çemberinde dönüyor şimdilik.  Evlerinin tamamıyla yıkıldığını görüyorum. Yıkıntının başına geçiyor, teyzeyi düşünüyorum. Şimdi burada olsa nasıl sarılacak ve ağlayacaktı. Normal zamanlarda da hep yaşlıydı gözleri. Çok acıyan bir yüreği vardı Onun. En büyük oğlunu “kaçakçılık” sırasında kaybettiğinde ben daha çocuktum. Cesedine bile ulaşamamışlardı. O günden sonra yarı ölü gibi yaşadı. Ne acılı bir coğrafya Ya Rabbi.


Vedalaşıp ayrılıyorum oradan. İlerde, anne şefkatini hiç esirgemeyen çocukluğumun kahramanlarından bir teyzeye daha uğrayacağım. Oldukça yaşlandığını ve kulaklarının az duyduğunu görüyorum. Oturtuyor yanına. “Bir felaket yaşadık ki anlatılmaz” diyor. “Güvenli bir bölgeye geçmeyi başardık ama üç ay boyunca bir ezan sesi bile duyamadık. Hiç bir şeyimiz kalmadı. Evlerimizi önce hendek kazıcılar kullanmaya başladı, ardından da müdahale edenler. Her şeyi yeniden elde etmeye çalışıyoruz” diyor. Kaşla göz arasında bir sofra getiriyorlar önüme. Az önce yedim diyemiyorum. Yemezsem incinirler çünkü, biliyorum. Çocukluk arkadaşım olan oğlu, önüme gelenleri az bulmuş olacak ki, mahcup bir edayla açıklama yapmaya çalışıyor.  “Eşyaları yeni yeni temin etmeye çalışıyoruz.” Çatal, kaşık aldık ama hala eksiklerimiz var, malzeme bulamıyoruz çünkü” diyor. O konuştukça ben eziliyorum oysa. Bulamadığından ziyade, imkansızlıktan olduğunu da biliyorum. Zaten zor geçiniyorlardı. Aylardır bir gelirleri yok. Üstelik masrafları çoğaldı ve eldeki malzemeleri de kullanılamaz duruma gelmiş. Zorla da olsa gönülleri kalmasın diye yemeye çalışıyorum. Bir yandan da anlatmaya çalışıyorlar yaşadıklarını. Kimse gelip sormayınca içlerinde birikmiş her şey. Bir çırpıda anlatmak istiyorlar. Her iki tarafı da “kusurlu” buluyorlar. Kusur dan ötesini kullanmamayı öğrenmişler çünkü. Cümleleri nasıl kullanmaları gerektiğini yaşayarak öğrenmişler. Ben bazen hamlık göstererek daha iri ifadeler kullanmaya yelteniyorum. O muhteşem tecrübeleriyle susuyorlar. Yorum yapmadan da duramıyorlar ama: “Hadi savaşıyorsunuz bunu anladık ta evlerimizden ne istediniz onu anlamıyoruz” diyor tahsili okuma yazma bilmekten ibaret olan arkadaşım. Çocuğun biri atlıyor; “ben hiç korkmadım, silah sesi duyunca bodruma kaçtım ama korkmadım” diyor.  Henüz ikinci sınıf öğrencisi olan kız çocuğu ise;  “her şeyimize el koyuyorlardı, duvarımızı yıkıp komşu eve geçiyorlardı” diyor.  “Yedi yaşındaki bir çocuğun bilmesi, konuşması gereken şeyler mi bunlar” diye soruyor babası.


Buralar böyle biliyorum. Erken büyüyor çocuklar. Küçücük bedenlerine koca duygular yüklüyorlar. Koca koca cümleler kuruyorlar o yüzden. Biz de öyle değil miydik ? Hepimiz erken büyümedik mi? Ama gene de bir kız çocuğunun yüreği için çok ağır cümleler bunlar.


“Biz bu sıkıntıyı uzun zamandır yaşıyoruz. Önce toplantılarla, onlarca kişiye yemek yapma sıralarıyla, zorunlu sokak nöbetleriyle insanları sıkıntıya soktular. Sokaklara bombalar yerleştirdiler, şimdi de her şeyimizi kaybettik” diyor evin gelini. Eşi sözü ağzından alarak, “bana sorarsanız anlaşarak yaptılar bunu” diye yorumluyor olan biteni. Susarak dinliyorum. Sessizlik başlayınca da izin istiyorum. Arkadaş eşlik edebileceğini söylüyor ama ben nazikçe geri çeviriyorum. Yalnız gezmek istiyorum çünkü. Her ne ile karşılaşacaksam, tek başıma göğüslemeliyim. Bu daha hafif gelecek gibi görünüyor.


Sokağa çıkıyorum. Hemen hiç çocuk yok sokakta. Normalde cıvıl cıvıl olan mahalle ölüm sessizliğinde sanki. Az önce yanından geçtiğim camiye yöneliyorum. Caminin bahçe duvarında da yazılar yazılmış, resimler çizilmiş. Orta yerde büyükçe üç tane hilal çizilmiş, altında ve üstünde de: “ Rehber Kur’an, hedef Turan” diye yazmışlar.


Duvarlar üzerine yazılmış onca yazıdan daha fazla yaralayıcı oluyor bu . Hiçbir şey, saldırıdan muaf kalmamış burada. Aziz Kur’an bile alet edilmiş. Camiye girmeyi göze alamıyorum. Onlarca anıyı barındıran bu mekanın içindeki tahribatı kestiremiyorum. Zaten, biri moloz haline gelmiş, ikisi ciddi yara almış camiler görmüştüm biraz önce.  Dışarıdan bakınca burası sağlam görünüyor ama içinden emin değilim. İçeri adım atmaya cesaret edemiyorum. Bari anılarım yara almasın istiyorum.


Üzerinde çokça konuşulan  bodrum katın bulunduğu alana yöneliyorum.  Etrafında insanlar toplanmış birbirlerine bir şeyler anlatıyorlar. iki zırhlı araç desteğindeki görevliler de  “beklemeyin burada” diyerek insanları  uzaklaştırmaya çalışıyor. Tamamıyla yıkılmış çok katlı bir kaç binanın yerinde enkazlar var. Bu evlerin hepsinin sahiplerini tanıyorum. Hemen hepsiyle ilgili türlü anılar canlanıyor zihnimde. İçinde onlarca kişinin yanarak can verdiği bodrum katı, yanık haliyle girilebilir durumda. Kimileri merak edip içine de giriyor, birbirlerine bir şeyler gösteriyorlar. Bense yaklaşamıyorum. Biraz ötede, bir arkadaşıma ait olan yıkıntının önüne geliyorum. Normalde üç katlı bir bina burası. Tek kata dönmüş durumda. Üst katta bir kapıdan geriye kalan parçalar sarkıyor aşağı doğru.


Duyarsızlaşmış gibiyim artık. Gördüğüm her yeni yıkıntı, bir öncekini hızlıca arka plana itiyor. Şimdi anlıyorum, insanların neden bu kadar soğuk kanlı durduklarını. Üst üste gelişen felaketler, psikolojilerini alt üst etmiş, normal tepki gösteremiyorlar.


Bir akrabamın evinin yakıldığını söylemişlerdi, bulamayınca destek istiyorum.  Gelip beni oraya götürüyorlar. Başkaları da var orada, evi inceliyorlar. Daha yeni yapılmış bir bina burası. Kullanılamayacak durumda şimdi. Ön iki kolon parçalanmış. Evin gerisi de yanmış durumda. “Yasak kalktıktan sonra evin içindeki bir sandıktan bir cenaze çıkarıldı” diyor oradakilerden biri.  Kaçıp oraya sığınmış olmalı diyorlar. “Vücudunda hiç bir iz yoktu. Ama kafası tamamıyla yanmıştı. Elbiseleri bile sağlamdı” diyor öteki. Diğerleri de tasdik ediyorlar.” Nasıl bir silah ki bu?” diye soruyor biri orta yere. Ama cevap veremiyor kimse.


Bense geride durmuş evi, ev sahiplerini, mağduriyetlerini düşünüyorum. Bu aile üç nesil boyunca çok acılar çekti. Siyasi olarak çok ön planda değillerdi. Ama aksilikler, mağduriyetler bir türlü peşlerini bırakmadı. Küçük, büyük tüm aile, olağanüstü acılarla yüzleşti. Bu sonuncusu da tamamıyla darmadağın edecek gibi görünüyor.


Daha fazlasını kaldıramayacağım artık diyerek arkadaşlarımla buluşmaya gidiyorum. Herkesle kısa kısa ve ayrı ayrı görüşmek, söylenecekleri birbirinden bağımsız dinlemek istiyorum.


İlk buluşmada arkadaşım, yılların dostluğundan destek alarak açıyor içini. Hendek politikasını yürütenleri şiddetle eleştiriyor. “Bizi, yüzyıldır tanıdığımız devletle yeniden karşılaştırdılar. Devletin ceberrut yüzü ile yeniden yüzleşmek zorunda değildik” diyor.  Vedalaşarak diğer buluşmaya geçiyorum.


Kapıda, İstanbul merkezli bir cemaate ait bir yardım kuruluşunun gönderdiği koliler var. Arkadaş, bin civarında çocuk maması ve yüz adet 25 TL'lik market çeki gönderdiklerini söylüyor. “Şimdiye kadar bütün yardım kuruluşlarının gönderdikleri bunlardan ibaret. Ortalama 6-8 kişilik onlarca aile mağdur durumda şu anda. 25 TL’lik çekleri nasıl veririm onlara. Ne işlerine yarayacak” diyor. “Sonra bu işler böyle olmaz ki” diye ekliyor. Ne yapılmalıydı diye soruyorum. “Herkes kendi derdiyle meşgul şu anda. Hiç kimse mağdurların derdiyle ilgilenebilecek durumda değil. Yardım etmek isteyenlerin ciddi bir hazırlıkla, ekipleriyle beraber gelip çalışma yapmaları gerekiyor “ diyor. Diğer bir arkadaşım oldukça heyecanlı ve gergin. “Kimse bundan böyle bize kardeşlikten bahsetmesin, biz kardeş falan değiliz” diyor.


Son görüşmemizdeki arkadaş, süreçteki mağduriyetini ayrıntılı anlatıyor: “ilk yirmi gün evimizi terk etmedik. Çatışma sesleri yaklaşınca çıkmak zorunda kaldık. Çıkarken aile bireyleri olarak birbirimizle helalleştik. En küçük çocukları kucağımıza alarak hızlı adımlarla çıktık. Kurşun ve çatışma sesleri eşliğinde bölgeyi terk ettik. Kurşunlar dört bir yanımızda uçuşuyordu. Nasıl oldu, nasıl çıkabildik hâla anlayabilmiş değilim” diyor. Vedalaşıyorum.


Şehrin nispeten güvenli kısmında, gün bitmeden ziyaret etmem gereken bir teyze daha var. Annemin müstesna dostlarından biri. Aynı zamanda arkadaşım da olan torunuyla buluşup eve geçiyorum.  Seccadesini dizine sarmış oturuyor odanın ortasında. Oldukça yaşlanmış ama yüzündeki o nur hiç eksilmemiş. Kulakları da çok zor duyuyor. Yıllar oldu görmeyeli. Torunu adımı söyleyince gözleri ışıl ışıl oluyor. Oturuyorum yanına. “Biz hiç huzurlu bir gün yaşamadık bu dünyada, siz de yaşamadınız. Duam o ki; çocuklarınız yaşasın. Bu ölümler son bulsun. Allah bu ateşe bir su döksün” diyor.


Öbür mahalleler çok kötü durumda diyorum. “Bir kısmını bir taraf tahrip etmiş, bir kısmını diğer taraf” diyor torunu. Müdahale ediyor:  “Savaş sokak aralarına geldikten sonra, evlerin içine girdikten sonra, hangisinin nereyi tahrip ettiğinin bir önemi kalmıyor. Bu savaş şehre hiç inmeyecekti. Bu insanlar, bu çocuklar, bu savaşı birebir yaşamayacaktı” diyor. Eskiden de böyle bilgece konuşurdu. Gün boyu aradığım cümleyi bulmuştum sanki. Artık gidebilirdim.


Güneş, Cizre semalarında gittikçe sönükleşiyor, vedaya hazırlanıyordu. Benim de veda saatim gelmişti. Hayır dualarını alarak ayrılıyorum oradan. Göremediğim akrabalarla da görüşüp, sokağa çıkma yasağı başlamadan şehirden çıkmam gerekiyor. Saat yaklaştıkça insanlarda bir telaş olacağını sanıyordum. Ama şehir oldukça yavaş hareket ediyor. Kimsenin bir acelesi yok. Heyecanını kaybetmiş bu şehir. Karanlık çöküyor ve ben son vedaları da yapıp, sabah başladığım yerden, mezarlıktan el sallıyorum bu ışığını kaybetmiş şehre. Hayallerimin, umutlarımın yeşerdiği ve fakat tutunamadığı şehrime. Sessizce terk ediyorum. Acıları, hüzünleri, yıkılmaları, şehrin omuzunda bırakarak ayrılıyorum.


Sabah gördüğüm o dolaba yazılmış yazı hâla beyin damarlarımı zorluyorken, son kelimelerimi bırakıyorum şehrin gözyaşlarıyla ıslanmış çıkış kapısına: Yenildik hepimiz. Bütün umutlarımızla, bütün hayallerimizle, bütün heyecanımızla, bütün koca koca söylemlerimizle yenildik. En azından şimdilik, ruz-i mahşere kadar.

4 Mart 2016 Cuma

Özgün Çabalar Gerek


Kuzey Kürdistan’da, hayata Müslümanca bakan çevreler açısından sosyal hayatın her alanında mevcut olan temsiliyet sorunu bir türlü aşılamıyor. Bu nedenle de, her gün dozunu gittikçe artıran can yakıcı olaylara müdahale imkânı oluşmuyor.  Sağlıklı bir üst yapı ortaya çıkarmak amacıyla bir çok çaba ortaya konulmuşsa da bugüne kadar elle tutulur bir oluşum ortaya çıkarılabilmiş değildir. Kimi girişimler, ya henüz yolun başında iken akamete uğramış, ya da yola çıktıktan bir süre sonra başka yapıların güdümüne girerek, kendilerine bağlanan umutları tüketmişlerdir.

Bölgenin son zamanlarda yaşadığı trajediden de anlaşıldığı gibi; her alanda kökleri bölgede olan, gizli ajandaları olmayan, mütedeyyin çevrelerin etkin hareket edebileceği, kucaklayıcı ve  örgütlü yeni yapılara ihtiyaç var. Bu ihtiyacın bir an önce giderilmesi gerekiyor. Dahası Kürdistan siyasetinin içine düştüğü çıkmazın aşılması ve viraneye dönmüş  günlük hayatın yeniden normalleşme sürecine girmesi için inisiyatif alınmalıdır. Organize çalışmalarla, günlük hayata yansıyan olumsuzluklara müdahale edilmelidir.

Bu coğrafya, belkide tarihinin en ağır, en zorlu günlerini yaşıyor. Şehirler yerle bir edilirken, insanlar can havliyle yuvalarını terk etmek durumunda kalıyor. Bir yanda ideolojik saplantılarıyla savaşı yuvaların içine çekmekten çekinmeyen bir örgütün, diğer yanda devletin klasik reflekslerini hayata geçiren müdahil güçlerin marifetiyle, onarılmaz  yıkımlar yaşanıyor. Ne yazık ki; böyle bir ortamda bile hayata Müslümanca bakan çevrelerin kendi namına söyleyebilecekleri üç-beş cümleden, ortaya koyabilecekleri organize bir tavırdan söz edemiyoruz.

Hal böyle olunca da, eli kalem tutan, zihni fikir üreten münevverlerimizin, emeği hayata hayat katan gönlü geniş fedakarlarımızın bütün emekleri “başkalarının” hanesine yazılmaya, ikincil alanlarda tüketilmeye devam ediyor.

Bölge, sivil toplum tecrübesi olarak ciddi bir birikime sahip olmasına rağmen, var olan örgütler, yeterince “yerli” olamadıkları ve kendilerine dar kalıplar oluşturdukları için her gün yeni sorunlarla karşılaşmaktadır. Olağanüstü acıların yaşandığı, insanların yersiz yurtsuz kaldığı bu günlerde bile,  mütedeyyin yapıların sağlıklı bilgi üretebilecekleri bir enformasyon ağına sahip olmadıkları görülüyor. Aynı şekilde, her türlü yaşamsal malzemeye ihtiyaç hisseden mağdurların yardımına koşacak bir yardım kurumundan da söz edemiyoruz. Hakeza siyasi gelişmeleri yorumlayabilecek ve inisiyatif alabilecek örgüt-cemaat-hizip mantığından bağımsız bir üst siyasi yapı da oluşturulabilmiş değil.

Bu kadar edilgen yapıların bölgenin geleceğini şekillendirmede söz sahibi olması beklenmemelidir.  Bu kadar yoksun ve etkisiz olan yapıların sayısal olarak var olmaları ya da olmamaları arasında bir fark yoktur.

Cizre’nin, Sur’un, Silopi’nin, İdil’in, Nusaybin’in ve daha bir çok yerin yaşadığı trajediyi sadece savaşan taraflar üzerinden yorumlayıp, kenara çekilmek sorumluluktan kaçmaktan başka bir şey olmasa gerek. Şehirleri, insanları, onları  felakete sürükleyen her iki gücün insafına bırakmanın bir gerekçesi yoktur.

Benzer şekilde sivil toplum adına yapılabilecekleri, İstanbul merkezli kimi küresel kurumların “pragmatist vicdanlarına” bırakmanın hiçbir açıklaması olamaz. Görülüyor ki; dünyanın dört bir yanındaki ihtiyaç sahipleri için seferber olan söz konusu kuruluşların, Cizre’nin, Sur’un, İdil’in Silopi’nin mağdurları için kayda değer bir projeleri yok. Evlerini can havliyle terk edip civar köy ve ilçelere sığınanlar için doyurucu bir çalışma yapma gereği duymadıkları da ortadadır.  Mağdur halkın, bu kurumların adeta “ dostlar alışverişte görsün” tarzı etkinliklerine muhtaç halde bırakılmasının bir açıklaması yoktur. Bugüne kadar İstanbul merkezli yapıların gölgesinde heba edilen enerjinin, bölgeye, bölge insanına, bölgedeki sorunların çözümüne bir katkısının olmadığı, olmayacağı görülmelidir.

Aynı şekilde, bölgeden sağlıklı, vicdanlı haberler almak için , savaşan tarafların, yanlı yayınlarına bağımlı kalmanın da bir izahı yoktur. Her iki tarafın da mağduriyetler üzerinden “rant” devşirdiği, her acının taraflar açısından ancak bir “meta” değeri taşıdığı görülüyor.

Kuzey Kürdistan’da iddia sahibi ve hayata Müslümanca bakan çevrelerin, sorumluluk hissi taşıyanların bir an önce, her alanda inisiyatif almak için programlı yoğun ve aşamalı çabalara yönelmesi gerekiyor.

Bu anlamda; iletişim imkanlarından en iyi şekilde yararlanabilmek için haber, yorum ve fikir üretebilen profesyonel internet sayfalarının sayısı çoğaltılmalı, sağlıklı bir haber ağı oluşturulmalıdır. Mümkün olan en kısa zamanda günlük veya haftalık bir basılı yayın, bir gazete imkanı sağlanmalıdır. Çatışmacı yaklaşımlardan uzak, bireysel ve grupsal ikbal hesapları yapmayacak, ilkeli, özgür ve özgün bir siyasi yapının temelleri atılmalıdır. Bu siyasi yapıdan kasıt, kimi yapılara rakip bir parti/oluşum ortaya çıkarmak değildir. Asıl maksat, güncel politik tartışmalardan uzak, Kuzey Kürdistan’ın kronikleşen problemlerinin çözümü için çaba sarf edecek, donanımlı ve yerli bir yapının ortaya çıkarılmasıdır.

Bölgenin, bölge meselelerinin başka merkezlerdeki kuruluşlar için kayda değer bir öneminin olmadığı, olmayacağı görülmelidir. Bölge merkezli yapılar “kendi göbeğini kesebilme” becerisini gösterebilmelidir. Bir şekilde bölge ile ilişkili her birey, her oluşum, kişisel ve cemaatsel çıkar ve hesaplardan uzak, sorumluluk bilinciyle, elini taşın altına koyabilmelidir.  Olayların seyrinde, coğrafyanın ve tahribata uğramış insanlarının her yönüyle yeniden inşâsında söz sahibi olma sorumluluğu her birimizin omuzundadır.

Şu açıkça görülmelidir ki; zamanında inisiyatif alınabilseydi bu kadar trajedi yaşanmayabilirdi. En azından sonuçlar bu kadar ağır olmayabilirdi. Sivil halk bu kadar ağır acıyla, bu kadar ağır mağduriyetle mücadele etmek zorunda kalmayabilirdi.

Kürdistan Coğrafyasının  gittikçe çetrefilleşen sorunları, kısa bir süre içinde nihai bir çözüme kavuşacak gibi görünmüyor. Sağlıklı, nitelikli, birikimli, derinlikli, uzun soluklu, ufku açık çabalar ortaya koymak gerekiyor. Güçlü ve kalıcı yapılar ortaya çıkarabilmeyi, yeni sözler söyleyebilmeyi, halkı rehabilite edecek adımlar atabilmeyi başarabilmeliyiz.
Mevcut aktörler için bir “meta” görevi gören bölge halkının, temel insani yaşam standardına ulaşması için en büyük sorumluluk şüphesiz ki; farkındalığı yüksek olanların omuzundadır, hepimizin omuzundadır. Eğer bu sorumluluğu yüklenip  gereğini yapamazsak, hepimiz, her gün yeni bedeller ödemeye devam edeceğiz.

27 Aralık 2015 Pazar

Hendek ve Ötesi





Kürdistan coğrafyasına bir parça sükunet geleceğine dair  güçlü umutlar vardı. Bir çok aşamanın konuşularak aşılabileceğine dair, her gün yeni işaretler ortaya çıkıyordu. Ne yazık ki, savaşan tarafların kullandığı hoyrat dil, yeşeren umutları yerle bir etti. Dahası, kürdistan şehirleri belki de tarihte hiç olmadığı kadar yoğun bir savaşın merkezi haline geldi, getirildi. Oldukça hassas ve ağır yürüyen sürecin taraflarca iyi idare edilememesi sonucu, inşa edilen bütün aşamalar dehşet verici bir şekilde imha edildi.
Anlaşmayı başaramayan taraflar, savaşı şehir merkezlerine taşıyarak, bütün sivilleri inanılmaz bir mağduriyet ve tehditle karşı karşıya getirdiler. Bugünlerde Cizre’de, Silopi’de, Nusaybin’de, Dargeçit’te, Sur’da ve daha birçok merkezde çocuk, kadın, yaşlı, hasta,  kısacası bütün bir halk, bütün imkânlardan mahrum olarak  evlerinde, bodrumlarında mahpus, silah seslerinin gölgesinde tedirgin bir şekilde yaşamaya çalışıyor. Hendeklerle çevrilen şehirler, tarihinin en ağır ablukasıyla karşı karşıya gelmiştir. Eylem tarzını belirlerken, Kürdistan halkını, halkın hassasiyetlerini gözönünde bulundurmayan taraflar bu kötü durumdan aynı ölçüde sorumludur. Hiçbir taraf diğerinden daha masum değildir. Hiçbir taraf şiddetin çözüm üretemeyeceğinin farkına varmış değil.
Öyle anlaşılıyor ki; her iki taraf ta savaşa devam etmeye karar vermiş ve her iki taraf ta sivil kayıpları konusunda en ufak bir kaygı taşımıyor. Dahası taraflar adına hareket eden kimilerinin sivil kayıplarından ve sivil mağduriyetlerinden medet umduklarına dair ciddi iddialar da dolaşıyor ortalıkta.
Günlerdir Kürdistan şehirlerinden, insanı dehşete düşüren görüntüler gelmeye, feryatlar yükselmeye devam ediyor. Öldürülen bebeklerin, cesedi günlerce yol ortasında kalan yaşlı kadınların, çocukların, büyüklerin, hastaların hikayeleri kimseyi rahatsız etmiyor.
Savaşanlar, hiçbir uyarıyı, hiçbir nasihatı dinlemiyorlar. Üstelik hepimizi taraf olmaya çağırıyor, cürümlerine ortak etmeye çalışıyorlar. Her biri, karşı tarafın taşkınlıkları üzerinden hassasiyetlerimizi kaşıyarak, bizi taraf olmaya zorluyor.
Oysa bu  mücadele biçimi de, bu müdahale biçimi de meşru değildir. Konuşabilmenin bütün imkânlarının sonuna kadar kullanılmadığı ortadadır. Tarafların iflah olmaz kibri, bu kirli savaşı yaymaktan başka bir işe yaramıyor. Böyle bir ortamda adil şahitler olma iddiasında olanlara düşen görev, hem örgütün hem devletin savaş ve yıkım politikalarını, çözümsüzlüğü derinleştiren eylemlerini, sivil halkı mağdur eden girişimlerini mahkum etmeye devam etmektir. Bilgiyi ve hikmeti merkeze alarak olumlu ve yapıcı bir muhalefeti sürdürmektir. Savaşa taraf olmak değil, ateşe su taşımaktır. Mağdur halkın daha fazla mağduriyetler yaşamaması için açılımlar yapmaktır. Örgütü de devleti de uyarmaktır. İki taraf adına yapılan taşkınlıkları mahkum etmektir.
Silahlı örgütün, silahlı mücadele yürütmesini meşru gösterecek hiçbir talebinin olmadığı ortadadır. Daha ötesi, savaşı şehirlere taşımasının, hiçbir gerekçesi de yoktur. Yüz yıldır mağduriyetin her türünü yaşayan bir halkı topyekün yeni mağduriyetlerle karşı karşıya getirecek bir stratejinin hiç bir açıklaması yoktur. Daha önce sistematik olarak göçe zorlanan halkı, yeni bir göç dalgasına mecbur etmenin Kürdistani hassasiyetle açıklanabilecek bir yanı yoktur.
Kürdistan sokaklarında hendekler kazarak, mayınlar tuzaklayarak sürdürülen gerilimin Kürdistanlılara ölüm, acı ve yıkım getirmesinin ötesinde bir sonucu yoktur, olmayacaktır. Adına “Öz Yönetim” denilen yeni yöntemin, Kürdistana daha fazla özgürlük getirmeyeceği, acıları derinleştireceği görülmelidir. Bu tarzın Kürdistan gerçeği ile örtüşen bir yanı yoktur.
Cizre’de Silopi’de Nusaybin’de, hendeklerle çevrilen herhangi bir yerde, iki gün halk arasında yaşamaya gücü ve cesareti olmayan, Türk Solu’ndan ithal eski tüfek kimi marksistlerin hendek siyasetini yüceltici sözleri ciddiye alınmamalıdır. Söz konusu şahıslar bir yandan;  “Kürtler devlet kurmamalıdır, bunun Kürtlere ve bölgeye bir yararı olmayacaktır” diyerek Kürtlerin akıllarıyla dalga geçiyorlar, diğer  yandan, direnişe dair ağdalı bir dil ile hendek siyasetini alkışlayarak yeni acılara sebep oluyorlar. Kürt Halkının enerjisinin, bu üç-beş eski militanın fantezileri için heba edilmesine fırsat verilmemelidir. Kendi mahallelerinde hiç alıcısı kalmayan şaibeli marjinallerin, Kemalistlerle elbirliği yaparak Kürdistan sokaklarında daha fazla yıkıma ortam hazırlamalarının önü kesilmelidir. Bu zevatın, daha fazla Kürdistan halkının acılarıyla ve hassasiyetleriyle oynamasına fırsat verilmemelidir.
Diğer taraftan, örgütün savaş politikalarının faturasını bütün bir halka kesmeye yeminli devlet mantığının  durudurulması gerekmektedir. Hiçbir eylem, devletin sivil halkı mağdur etmesinin gerekçesi olamaz. Devlet iddiasındaki bir yapının bir çatışma ortamında birincil görevi, sivil halkı korumaktır. Mağdur olmasına engel olmaktır.
Devletin kendisinden kaynaklı zaafiyetlerin ortaya çıkardağı de facto durumları, halkı yok sayarak düzeltmeye çalışması kabul edilemez. Eğer bir bebek öldürülüyorsa, eğer bir yaşlı kadın sokak ortasında öldürülüyor ve cesedi günlerce oradan kaldırılamıyorsa, kurşunun kimden geldiği önemli değildir. Birincil sorumlu buna müsaade eden, bu süreci sivil halkın aleyhine işleten, güvenlik ve asayişin sorumluluğunu üzerine alan ve paylaşmamak için her eyleme girişen devletin kendisidir. Süreci iyi yönetemeyen bir devlet, sürecin getirilerinden sorumludur. Sorumluluğun dillendirilmemesi, yada görmezden gelinmesi bu sonucu değiştirmemektedir. Devletin, sivil halkın mağduriyeti için üretebileceği bir gerekçe yoktur.
Eğer devlet iseniz, “Halkım” dediğiniz insanları mağdur etmeyecek politikalar üretmek, ve gerekli tedbirleri almak zorundasınız. Devletler bunun için vardır. Birilerinin eylemleri üzerinden halkı mağdur etmenin bir açıklaması olamaz. Devlet, sivil bir vatandaşının zarar görebileceği bir duruma katkı sağlayamaz. Sokak ortasında bir vatandaşının vurulmasına ortam hazırlayamaz. Vurulan bir sivilin, cesedinin orta yerde kalmasına müsaade edemez. Bunu hiçbir vicdan, hiçbir inanç, hiçbir mantık kabul etmez. Bu duruma hiçbir mazeret ürtetilemez.
Eğer yaşı ilerlemiş bir kadının cesedi günlerce orta yerde kalıyorsa, bunun hesabını öncelikle devletin vermesi gerekmektedir. Eğer bir sivilin cesedine sahip çıkamıyorsanız zaten orada varlığınızı kaybetmişsiniz demektir. Beylik laflarla durumu geçiştiremezsiniz. Bizler de bu duruma razı olmayacağız.
Örgütün ve Devletin çelişkilerini  dillendirmeye devam edeceğiz, devam etmeliyiz. Gerek örgütün, gerek devletin çözümsüzlüğü derinleştirecek her adımına karşı, uyarıda bulunmaya devam etmeliyiz. Bu savaş konseptine asla teslim olmamalıyız. Sorunun çözümüne ve akan kanın durmasına, mağduriyetlerin giderilmesine yönelik atılacak her adıma, kimden geldiğine bakmadan destek vermeliyiz, başarabilirsek katkı sunmalıyız. Yarayı derinleştirecek her adıma kimden geldiğine bakmadan karşı durmalıyız, başarabilirsek engel olmalıyız.
Bütün tahriklere rağmen acıyan yüreklerin artmasına katkı sağlamamalıyız, katkı sağlamayacağız. Bu kirli savaşa taraf olmamalıyız, taraf olmayacağız.
Ya  kendimiz kalacağız, ya yok olacağız.


27 Ekim 2015 Salı

Kimin Savaşı

Mücadele etmeyi en çok savaşmak olarak anlayanların, kazanacakları bir mücadeleleri yoktur. Sürekli savaşanların, savaşı  sürekli yükseltenlerin bir geleceği de yoktur. Tek başına bir geleceği olmayan savaşı, birincil itiraz dili olarak görenlere teslim olmamak, farklı alternatiflere mecbur etmek  gerekiyor.
Ortak bazı söylemlerin olması, ortak bazı hassasiyetlerin sürekli büyümesi, seçilen mücadele yöntemini paylaşmamızı gerektirmiyor. Kurulu güçlerin; ortaya koydukları mücadeleyi benim adıma yürüttüklerini, bizim adımıza yürüttüklerini belirtmeleri tek başına bir şey ifade etmiyor.
Ortaya konulan mücadelenin temel İlahi ve İnsani ilkelere uygun olması hayati önem taşıyor. Amaçların netliği, direnişin biçimi ve ötelenemez ilkelere karşı gösterilen hassasiyet, mücadelenin bizzat kendisinden önemlidir. Bu ilkeler, mücadelenin bel kemiğidir.
Hiçbirimiz ana ilkelerimize uymayan bir mücadele yöntemini, bir itiraz biçimini kabul etmek, sahiplenmek yada sineye çekmek zorunda değiliz.
Dünyanın neresinde olursa olsun, kim tarafından başlatılırsa başlatılsın, bir hak-hukuk mücadelesini desteklemek, yeryüzünün bütün mazlumlarıyla ilkesel bir gönül bağı kurmak, adil şahit olma iddiasını bir gereğidir. Ancak; seçilen yöntemlerin de, ilan edilen meşru amaçları gölgede bırakmaması gerekiyor. Bunu göz önünde bulundurmadan, ortaya konulan pratiklere gönül vermek, destek olmak yada sessiz kalmak sorunludur. Çünkü; direniş hareketi iddiasındaki bir yapının savunduğu tezlerin geçerliliği kadar, bu tezler adına ortaya koyduğu pratikler de önemlidir.
Bir direniş hareketi öldürmeyi değil, diri tutmayı hedeflediği ölçüde değerlidir. İlahi ilkelere riayet ettiği ölçüde meşrudur. Hedeflerini terbiye ettiği ölçüde değerlidir. Sınırlarını bildiği ölçüde sahiplenmeye değerdir.  Bizler de bu değere göre duruş göstermek durumundayız.
Şahsen benim; sorunlu, ilgili ilgisiz ayırımı yapmayan, ölmeye ve öldürmeye ayarlı itiraz biçimlerine, savaş stratejilerine destek vermem yada yapılanları görmezden gelmem, sürekli yeni mağdurlar üreten yöntemleri sahiplenmem mümkün değildir. Geliştirilen bir itiraz biçimini, ancak hak-hukuk gözettiği oranda sahiplenebilirim.
İdeolojilere kurbanlar sunan ayinlere dönüşen bir savaş, benim savaşım değildir.
Uyuyanları, savunmasız olanları hedef alan bir savaş benim savaşım değildir.
Çocukları, yaşlıları, kadınları incitme ihtimali olduğu halde sürdürülen bir savaş benim savaşım değildir.
Başka ihtimaller olduğu sürece, son söz, son çare, son ışık  tüketilmeden başlatılan bir savaş benim savaşım değildir.
farklı umutlar belirince susmayan, susturulmayan bir savaş benim savaşım değildir.
Mütedeyyin olmak dışında bir farklılığı olmayan, evini serinletmek için kapısını açık bırakmak zorunda kalacak kadar imkanlardan yoksun olan bir garibanı, yemek sofrasında, çocuklarının gözü önünde hedef alan bir savaş benim savaşım değildir.
Mütedeyyin olmasına yada gariban olmasına da gerek yok. Savaşçı olmayanı, savaş meydanında olmayanı hedef alan bir mücadele, bir savaş benim savaşım değildir.
Bir savaşın birincil amacı öldürmek değil, caydırıcı olmaktır. Onlarca caydırıcı alan ve imkan varken, ölmeye ve öldürmeye ayarlı bir savaş benim savaşım değildir.
Silahlı mücadeleyi şehirlerin merkezine çekerek unutulmayacak trajedilerin yaşanmasına ortam hazırlayan, bu trajedilerin oluşturacağı öfkeden ve çaresizlikten medet uman bir itiraz  benim itirazım olamaz.
Mağdurlar adına yeni mağduriyetler ortaya çıkaran bir savaş benim savaşım değildir.
Seküler güçlerin iktidar mücadelesine dönüşen bir savaş benim savaşım değildir.
Her gün bir parçamızı alıp götürse de,  ideolojik fantezilere, marjinal gruplara, “aydınlanma dönemi” söylemlerine meş'ale görevi gören bir savaş benim savaşım değildir.
Konuşmayı başaramayanların savaşı benim savaşım değildir.
Böyle bir savaşın beni ilgilendiren, bizi ilgilendiren, heyecanlandıran, umutlandıran hiçbir yanı yoktur.
Farklı gelişmelerin olabileceği umudunun diri tutulduğu bir dönemde, karşılıklı niyet okumalarıyla silaha sarılanların ortaya koydukları savaş pratikleri ile bizi temsil etmedikleri, hayati hassasiyetlerimize ortak olmadıkları ortadadır. Ortak kimi önceliklerimizin olması, ortak mağduriyetlerimizin olması, ağırlığını her hücremizde hissettiğimiz zulmü geriletmek adına yeni zulümlerin ortaya çıkmasına razı olmamızı gerektirmiyor.
Siyasal yaklaşımı, inancı, aidiyeti ne olursa olsun, şiddeti birincil mücadele biçimi gören bir anlayış beni temsil etmemektedir. Aziz İslam adına da yapılsa, başka aidiyetlerimiz ve mağduriyetlerimiz adına da yapılsa, savaş meydanında olmayanlara yönelik geliştirilen, direk ölmeye ve öldürmeye ayarlı eylemlere yüksek sesle itiraz ediyorum.
Birey olarak ben; benim adıma, benim ilkelerimi, İlahi Kanunları çiğneyerek girişilen bütün eylemlerden beri olduğumu, böyle bir mücadele biçimini benimsemediğimi, böyle bir mücadelenein tarafı olmayacağımı  ilan ediyorum.
Kontrolsüz büyüyen ateşiyle, her gün sadece bizi tüketiyor olsa da, bu savaş bizim savaşımız değildir.
Bu savaş benim savaşım değildir.

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Öldürün Her Birimizi

Madem oturup konuşmayı başaramıyorsunuz, madem bir masa başında oturmayı, öldürmekten daha zor görüyorsunuz, öldürün o halde her birimizi.
     Teker teker öldürün, ikişer ikişer öldürün, üçer, beşer öldürün. Bombalarla, tuzaklarla, beyinlerini aldığınız mekanik canlılarla öldürün.
     Madem yeşertmeyi başaramadınız yeryüzünü, ekini ve nesli birlikte bombalayın. Dağlarımızı, mağaralarımızı bombalayın. Dağlarımızda seken ceylanları, nesli tükendi tükenecek onlarca canlı türünü bombalayın. Ateşe verin yeniden umuda duran şehirlerimizi.
     Madem adamakıllı barışmayı da, adamakıllı savaşmayı da bilmiyorsunuz, öldürün her gözünüze kestirdiğinizi. Uyurken öldürün, çocukların gözü önünde, yemek sofralarında öldürün. İlgili ilgisiz ayırmayın, öldürme isteğiniz geldiğinde öldürün.
     Büyüklenmek istediğinizde öldürün. Büyüklüğünüzü göstermek istediğinizde öldürün. Her yere yetişemiyorsanız da gönderin çıraklarınızı, gönderin yeni yetme bağlılarınızı. Sizin adınıza ne cinayetler işleyebildiklerini kanıtlasınlar.
     Savaş kurallarını tanımayın. Hiç bir kural tanımayın. Hem zaten kurallar güçsüzler için değil mi.
     Siz güçlüsünüz, Siz büyüksünüz. Kutlu tarihiniz, kutlu atalarınız, güçlü gelenekleriniz var. Bütün bir medeniyet sizden sorulur zaten. Sizin dışındaki herkes, ilkeldir çünkü. Öldürün bütün ilkelleri, öldürün hepimizi, her birimizi.
     Bizi öldürerek gücünüzü gösterin. Üstün ırklarınızın gücünü, bizi öldürerek, yarı çıplak yatırarak, kayıtlar altına alarak gösterin. Sizler üstünsünüz, bunu ispatlayın her seferinde. Bu sizin hakkınız. Bizler öldükçe sizler haklarınızı, üstünlüğünüzü garantileyin.
     Madem öğrenemediniz insanlığa kurtuluş müjdelerini taşımayı, gariban çocuklarını bombaya dönüştürerek öldürün. Henüz on üçünde, on beşinde, on sekizinde, yirmisinde katiller yetiştirin.
     Kutlu ayetleri de alet ettiğiniz eylemlerinizde, katliamlar yapsın makineleştirdiğiniz bedenler.
     Nasıl da hayata selam durmuştuk oysa, nasıl da umutla yüklenmişti yükünü dağlarımız, sokaklarımız, ekinlerimiz, bedenlerimiz.
     Ama madem savaşmak için kılıç kuşandınız, bomba kuşandınız, dağıtın o zaman bütün umutlarımızı. Şehirlerde savaşın, sokaklarda savaşın, dağlarda savaşın. Çocukların içinde, yaşlıların yanında savaşın. Hastane kapılarında savaşın.
     Eylemlerinizin kime ne felaketler getirdiğini ölçmeyin, önemsemeyin sonuçları. Siz hepiniz kutsalsınız. Kutsalların savaşında zayiatların önemi mi olurmuş.
     Yakın, yıkın yaşam alanlarını. Yeniden tanımlayın savaşı, savaş alanlarını. Özgürlük adına kalkan her namlu esaretimizi arttırsın. Güvenlik adına dumanlanan her namlu sığınacak son mekanımızı da darmadağın etsin. Özgürlük savaşınız esir alsın her yanımızı. Yaşama alanı bırakmasın yeryüzünde.
     Fark etmez dilimiz, cinsimiz, ırkımız. Çünkü biz bize benzeriz ve acı sadece bizim yuvamızda yankılanacak her zaman.  Hep ölen biz olacağız ve hep sizler zafer naraları atacaksınız birbirinize karşı. Çünkü sizler birbirinizi değil, bizleri öldürdükçe zafer kazanmış olacaksınız.
     Öldürün şu halde her birimizi, her bir yerde. Üçer, beşer öldürün. Sahte kutsallar eşliğinde öldürün. Büyük büyük cümleler kurun sonra. İntikam yeminleri edin arkamızdan. Ama gene gelip öbür yanımızı öldürün. Bizim intikamımız için bizi öldürün yeniden.
     Önce toprağı kutsayın, zihninize üşüşen şeytani düşünceleri kutsayın. Sonra da çaresiz anaların yavrularını koşturun savaş alanlarına. Sahte kutsallarınız adına boğazlasınlar birbirlerini. Ne ölen ne için öldüğünü bilsin, ne öldüren ne için öldürdüğünü bilsin. Ama her biri, eylemini kutsal duygularla gerçekleştirsin.
     Sahte kutsallarınıza sizden çok inananlar ölsün her zaman. Ama siz yaldızlı cümleler peşine düşün sadece. Yeni kurbanlar bulmanıza yardımcı olacak kutsal metinler öğrenin. Sizin için yaşasın ve sizin için ölsün insanlık.
     Üstün olan sizsiniz çünkü. Ondandır bu kadar kurban bulmanız. Eğer üstünlük, eğer kutsallık sizde olmasaydı kanar mıydı bu kadar insan kutsallarınıza. Bunca acı düşer miydi, gün görmemiş yüreklere. Hem siz bunca zalimleşir miydiniz, insanları kurban ederken, toplumları, kutsalları feda ederken.
     Öldürün onun için her birimizi, hepimizi. Birer birer öldürün. Üçer üçer öldürün. Beşer, onar öldürün.  Her bir ölümümüzden yeni zaferler devşirin.
     Sizin savaşınızda en çok biz kaybettik. Aslında sizin savaşınızda sadece biz kaybettik. Hiçbiriniz yenilmedi bu savaşta. Siz savaştınız ve biz öldük. Siz savaştınız ve biz birbirimize bilendik. Siz savaştınız ve biz yeni kıyımlar yaşadık. Siz savaştınız ve biz yenildik.
     Bir kırk yıl daha savaşın, bir kırk bin daha ölelim. İki milyon daha göç edelim bilmediğimiz topraklara. Bizi kardeş kabul etmeyen sokaklara sığınalım. Yeni nesillerimiz çifte esaretle büyüsünler. Sokakta, okulda, hatta camide dışlanalım. Hırsıza, çapulcuya, bozguncuya çıksın yeniden adımız. Ama siz, öldürmeye devam edin yinede.
     Öldürün her birimizi. Üçer, beşer öldürün ne duruyorsunuz.
     Dağıtın hadi umutlarımızı, dağıtabildiğiniz kadar.
     Nasılsa söz dinlemeyeceksiniz, nasılsa öldürmekten vazgeçmeyeceksiniz.
     Ama biz de, öle öle tükenmeyeceğiz.
     Umutlarımız da tükenmeyecek.

9 Haziran 2015 Salı

İslamcı Muhalefet ve Kürdistan Meselesi

 Doksanlı yılların ortalarından itibaren, henüz bir öğrenci iken, memlekette söz sahibi olma iddiasında olan muhalif İslami çevrelerin bir çoğu ile değişik ortamlarda Kürt/Kürdistan meselesi merkezli görüşmeler yaptım. Temel tezim; muhalif İslamcı çevrelerin Kürt meselesi konusunda dikkate değer sorumluluklar alması gerektiği yönündeydi.
     Bu anlamda görüşlerimi kimi çevrelerde taban ile, kimi çevrelerde yetkili sayılabilecek kişilerle paylaştım. Kendilerine bu meselede inisiyatif almaları gerektiğini, sorunun gittikçe çetrefilleştiğini ve Kürtlerin mağduriyetlerini öncelikle İslamcıların sahiplenmesi gerektiğini anlatmaya çalıştım. Bunu yapamazlarsa bile, Kürdistanda yetişmiş, meselenin acılarını yaşamış bireylerin önünü açmalarını, hassasiyetlerini gözönünde bulundurmalarını önerdim. Aksi durumda bir ayrışmanın kaçınılmaz olduğunu, bir noktadan sonra Kürdistanlı İslamcılar nezdinde inandırıcılıklarını kaybedeceklerini, bu gelişmenin de beraberinde olumsuzluklar getireceğini anlatmaya çalıştım. Muhataplarımın hemen hepsi; “Kürt Sorunu” diye ifade edilen meselenin bir vakıa olduğunu, ancak bu meseleyi merkeze alan bir çalışmanın kendileri açısından mümkün olmadığını ifade ettiler. Böyle bir çabanın, herşeyden önce Kürt meselesini sahiplenen kimi çevrelerin işine yarayacağını, bunun da anlamlı olamayacağını dile getirdiler. Bu yaklaşım tarzı aslında söz konusu çevrelerin daha çok resmi söyleme yakın durduklarını gösteriyordu. Farklı ortamlarda benzer önerilere, benzer cevapların verildiğini de biliyorum.
     O yıllar, oldukça sıkıntılıydı. Özellikle Kürteselesine dokunmak ciddi sorumluluk istiyordu. Anlayabildiğim kadarıyla; bir çok yapı açısından, Kürt meselesine dokunmanın “cemaatsel çıkarlar” açısından hiç bir getirisi görünmüyordu. Dahası merkeze alınan batı toplumunu kaybetme riski de vardı. Kürtler zaten mütedeyyin idi. Onlarla ilgili ciddi bir çaba gerekmiyordu. Bir çoğuna göre;  üç beş kardeşlik cümlesi ile “tav olmaya”, herşeylerini feda etmeye hazır bir toplumdu Kürtler.  Bu durumda kazanılması  gereken diğer kesimleri uzaklaştıracak eylemerden ve söylemlerden kaçınmak gerekiyordu.
     Kimi çevrelere göre bir cumhuriyet dönemi problemi olan bu mesele, ancak “İslam Devrimi” ile çözülebilirdi. Hepimiz devrime odaklanmalıydık. Birgün devrim yapacaktı bu abiler ve hepimiz sihirli bir değnek ile kurtulacaktık.
     Bir çok meseleyi gündemleştirmekten geri durmayan kimi çevreler de İkincil bir konu olarak gördükleri bu mesele için riske girmeye gerek duymuyorlardı. Onlara göre , devletin hassasiyetleri vardı. Bu hassasiyetler paylaşılmasa da, dikkatli olmak gerekiyordu. Daha farklı gerekçeleri olanlar da vardı. Ama hemen hepsi meselenin acıtacak taraflarına bulaşmadan ilerlemek istiyordu. Genel olarak tablo böyle idi.
     Bunları söylerken toptancılık yapıyor değilim. Ama hakim bakış açılarının bende bıraktığı izlenim bu şekilde idi. Bunun istisnaları şüphesiz vardı. Ancak; daha çok teorik olarak kalan ve bir samimiyet testinden geçmeyen yaklaşımların bir getirisi olmadı. Bu anlamda belli bazı kesimler tarafından gerçekleştirilen forumlarla, sempozyumlarla, çalıştaylarla mesele teorik olarak ele alındı ise de hiç bir zaman pratikte Kürt meselesine yönelik sorumluluk alınmadı. Çoğunlukla hakim gücün açtığı alan üzerinden bakış açıları geliştirildi.
     Aslında söylenebilir ki; Türkiye’deki islamcı çevrelerin büyük çoğunluğu hiç bir zaman Kürt/Kürdistan meselesinde, hakkı hukuku gözeten bir duruşa sahip olmadı. Adil şahitler olma çabasında olanlar da oldukça azınlıkta idi. Bunların da büyük çoğunluğu yine meselenin içinde yetişen bireylerden oluşuyordu. Yapıların genel duruşları itibariyle her zaman mesele üç beş yaldızlı cümle ile, suçun laik-Kemalist düzene yüklenmesi ile geçiştirildi. Meseleye hassasiyetle yaklaşanlar da ya dışlandı ya da engellenmeye çalışıldı. Bu süreçte  bütün itirazlarımız, “milliyetçilik” yaftasıyla gölgelendi. Kimi yapılanmaların geliştirdiği söylemler oldukça çekici ve anlamlı görünse de, iş eyleme geldiğinde herhangi bir varlık gösterilemedi.
     Ak Parti’nin İktidara gelmesiyle birlikte de “nimetten pay alma” yarışı başladı. Muhalif İslamcı çevreler tek tek iktidarla yakınlaşarak sistem içi çalışmalara odaklandı.
     Bizi devrimi beklemek konusunda ikna etmeye çalışanların büyük bir kısmı ellerinde parti bayraklarıyla yeni dönemi selamladılar. “Devrimci” bir çok arkadaşımız, güncel politik tartışmalara kapılarak sistem içi açılan alanları yeterli gördü. İktidarın lütufları karşısında büyülenen bazı dostlarımız, iktidarın herşeyi çözmesini beklememizi önermeye başladılar.
     Zamanla hepimiz çok iyi anladık ki; Türkiye merkezli İslamcılığın baskın kesimi, resmi söylemden, resmi hassasiyetlerden çokta bağımsız değil. Bu noktada “Türk İslamcılığı” ve “Kürt islamcılığı” arasında ciddi ayrışmalar yaşandı. Kürdistanlı kimi islamcılar ayrışma sonrasında boşluğa düşerek farklı arayışlara girdiler. Farklı kesimlerle temasa geçerek, kendilerini ifade edebilecekleri alanlar oluşturmaya çalıştılar.
     Özellikle 28 aralık 2011 tarihli Roboski katlıamı sonrasında Türkiye İslamcılığının büyük çoğunluğunun takındığı umursamaz tavır bir çoğumuzu altüst etti. Hepimiz biliyoruz ki; aynı olay başka bölgelerde, ya da farklı ülkelerde gerçekleşse idi yerli İslamcı muhalefet sokaklara akacak, bir çok etkinlikle olayı protesto edecek, faillerinin bulunmasını isteyecekti.
     Ne yazık ki olay günü ve sonrası tam bir hayal kırıklığı yaşandı. İslamcı geçinen basının bir kısmı olayı hiç görmezken, bir kısmı da acıya acı katacak manşetler atarak zulmün safında yer almıştı. Muhafazakar geçinen belediyelerin üç gün sonra düzenleyecekleri yılbaşı etkinlikleri programında bile bir değişiklik yapılmamıştı. Kürt köylüsü, uçakların parçaladığı çocuklarının cesetlerini katırların ceset parçalarından ayrıştırırmak için çabalarken, Kürdistan halkı çocuklarına ağlarken, batı illerinde muhafazakar partilerin etkinliklerinde eğlence adı altında her türlü rezalet had safhada yaşanıyordu. Bütün bunlar olurken, büyük umutlarla yola çıkan “Muhalif İslamcı” yapılanmalardan hiç bir ses çıkmadı.  Üç beş duygusal yazı ya da açıklama dışında hemen her kesim iradesini devletin rütinlerinden yana kullandı.
     Bu ülkede geliştirilen mazlum merkezli dilin Kürdistanlı çocukları içine almadığının en önemli göstergelerinden biri idi Roboski Katliamı. Açıkça söylemek gerekirse Roboski katliamı, zihinsel ayrışmanın doruk noktası idi. O gün birçoğumuz açısından bir milat oldu. Zihinsel tedirginlik geçirenlerin büyük çoğunluğu ya islamcılıkla ilişkisini kesti, ya da yönünü tamamıyla Kürdistana dönerek yeni arayışlara girdi.
     Sonrasında da,devlet açılımlar yaptıkça eski İslamcı yeni muhafazakar çevreler de harekete geçer gibi yaptılar. Devlet geri adım attığında da meseleyle ilgilenmediler. Aslında bütün süreçler boyunca bu ülkede İslamcılık iddiasındaki kesimlerin büyük çoğunluğu özellikle Kürt Meselesinde rüzgarın yönüne göre tavır geliştirdiler.
     Muhafazakar Ak Parti hükümetinin cesur ve ısrarlı çabalarıyla süreç yön değiştirdiğinde birçok kesim için de yeni alanlar açıldı. Birçok tabu yıkıldı. Yeni dönemde Kürt meselesine dokunmak, artık ateşten çembere dokunmak değildi. Devlet ve PKK arasında başlayan dolaylı görüşmeler, sorumluluk sahibi değişik çevrelerin de çabasıyla, yeni bir boyuta evrildi.
     Şüphesiz meselenin bu yönde evrilmesinde muhafazakar iktidar başrolde oynamıştır. İmralı Süreci ve Çözüm süreci olarak tanımlanan yeni dönemde meseleye ciddi anlamda neşter vuruldu. Kürt meselesi ile ilgilenmenin neredeyse “modaya” dönüştüğü herkesin ve herkesimin mesele ile ilgili bir kaç cümle sarfettiği bu dönemde, kimi islamcı çevreler de harekete geçti.
     Ancak İslamcı muhalefet, gene ancak iktidarın açtığı alan kadar meseleye yönelebildi. Geliştirilen söylemlerin iktidarın ufkunu aşmamasına dikkat edildi. İlginçtir ki; devlet ve silahlı örgüt arasında dolaylı iletişimin çok yoğunlaştığı bir dönemde; daha önce meseleyi gündemleştimekten bile kaçınan kimi çevreler ön plana çıktı. Ard arda “İslami Çözüm” çalıştayları yapılmaya başlandı.
     Konuyla ilgilenen bir çok kesimin iyiniyetli olabileceğini elbette gözönünde bulunduruyorum. Ancak genel görüntü bu çalıştayların bir “üst akıl” tarafından yönlendirildiği ve daha çok devlet elinin güçlendirilmesi amacını taşıdığı şeklindedir. Yani, oldukça geç kalınmış bu çabalar aslında baştan beri takınılan tavıra paraleldir. Bu nedenle çokta anlamlı bulduğumu söyleyemem. İslamcılığın Kürt meselesini gündemine almasını elbette hala önemsiyorum. Kürt/Kürdistan meselesine müslümanca bir bakışın mümkün olduğuna ve bu bakışın ortaya konması gerektiğine dair düşüncemin arkasındayım. Bu anlamda yapılacak hiç bir çalışmayı da küçümsemem sözkonusu olamaz.
     Ancak; gelinen noktada anlaşılmıştır ki; yönlendirmelerle, yada “dostlar alışverişte görsün” tarzı yaklaşımlarla meseleye bir katkının yapılması sözkonus değildir. Eğer bütün gecikmişliğe ve bütün şüphelere rağmen sözkonusu çevreler bu konuda samimi iseler, yapmaları gereken şey, masa başı projeler geliştirmek değildir. Öncelikle, kendileriyle beraber hareket eden Kürdistanlıları soruna eğilmeleri ve çözümler üretmeleri konusunda cesaretlendirmelidirler. Kürdistan meselesi gündemleştirildiğinde ani bir refleksle “Ümmet” kavramını gündeme getirmekten vazgeçmelidirler. Ümmet ve Kürdistan kavramlarının birbirlerine düşman olduğu yönündeki algıyı işlemekten vazgeçmelidirler.
     Tekrar tekrar söylemem gerekir ki; Kürt/Kürdistan meselesine müslümanca bir bakış mümkün ve gereklidir. Bu bakışı geliştirecekler de Kürdistan gerçeğinden kopuk kesimlerin masa başı projeleriyle hareket edecek olanlar değil, Kürdistan'ın gerçeğini yaşamış sorumluluk sahipleri olacaktır.
     İstikameti bozmayacak şekilde sağlam ayaklarla basacak, özgür ve özgün hareket edecek olan sorumluluk sahiplerinin bir gün ortaya çıkacağına dair umutlarım da her zaman tazedir.

9 Şubat 2015 Pazartesi

Xwezî

Divê ez Piştî ba û bageran, piştî êş û eleman, ji dilekê birîndar, ligel keserên hezarsalî dest bi xweziyên xwe bikim.
     Xwezî per û baskên min hebûna, de min bikarîba ez dîsa li zarokatiya xwe vegerim. Xwezî ez her dem zarok bimama. Dilê min mîna  dilê zarokekî bima.
     Xewnên min, şer û pevçûnên min zarokî biman.
     Mîna zarokekê bê xem, bê tirsî û bê astengî li kolanê jiyanê bibeziyam. Mîna rojên berê li pey xeyalên xwe, bajar bi bajar bigeriyam.
     Xwezî min bikarîba li rojên berê vegerim. Xwezî bi wan camêriyên berê. Xwezî bi wan hevaltiyên berê.
     Carê, di dilê min de bi sedan kevok difirîn. Li gelek cih û waran digeriyan û bi gelek xweşiyên hemû welatan  ve li dilêmin divegerîyan. Xwezî min kevokên dilê  xwe, ne avêtiban ber devê gur û roviyan. Wê çaxê, belkî îro jî, min bikarîba bêhna hemû xweşiyên dinyayê bikim.
     Carê, di dilê min de bi sedan karxezal dibezîn.  Hemû malikên dilê min, bûbun malên karxezalan. Xwezî min karxezalên dilê xwe, ewqas bi erzanî nefirotiban.
     Gotineka pêşiyan heye. Dibêjin; “dara xweziya şîn nabe.” Bi rastî ev gotin çiqasî rastbe jî, lê gelek caran xwezî, arîkarê didin bedena meya westayî. Dibin arîkar ji boyî ku em bêhna xwe vekin.
     Dizanim ku dara hêviya, şîn nabe bi xweziya. Lê, bê xwezîyan hêviyên me mezin nabin. Bê hêviyan jî jiyan nameşe. Jiyan bê hêvî, hêvî jî bê xwezî nabe.
     Mirov gelek caran dikeve nav xeyalan. Bi keser û axînan xwe hewceyê dara xwezîyan dike. Gelek caran mirov liber kevîyên tengasiyan, gavên derbasbûyîn li bîra xwe tîne. Wê çaxê, ligel keseran xweziyên xwe tîne ziman.
     Gelek caran mirov dive ku xwezî şîn bibin û jiyaneka bi rûmet, jiyaneka bi kêf û şahî diyarî mirovî bibe.
     Xwezî, ne poşmanî tenê ye.Carnan bêrîkirin e, carnan hewldaneka piçûka ber bi ferehiyê ve ye.
     Ez jî dema ku li kolanên metropolan rastî tenêtîya xwe têm, ne bi dilekî tenê, bi hezar dilan dest bi xweziyan dikim.
     Xwezî ez li ser hemû kanîyên jiyanê bisekinîyam û min dil û hinavê xwe hênik bikiran. Xwezî min hêdî hêdî û bi hostayî  kezîyên jiyaneka bi rûmet bihûnandan.
     Belkî wê çaxê jiyan ji nûve bixemiliya. Belkî per û baskên biheştî bi milên min ve çêbûban. Belkî xewnên hezarsalî, gav bi gav biketan nav rûpelên jiyanê de.
     Dinya bi rengê xweyê xwemalî gelekî xweş û rind bû. Bi gul û gulşenên xwe gelekî navdar bû. Lê mixabin hemû gul û sosinên dinyayê li me qermiçîn. Gava jiyan hat hindama me, hemû şalûl û bilbilên bexçeyan ji ziman ketin. Em ji hemû rengê biharî dûr ketin. Her gava ku derbas dibe, em bêhtir bêrîya taveheyvê dikin.
     Kul û keserên şexsî jî, yên civakî ji li ser pişta hev bilind dibin. Xweziyên me yên şexsî û yên civakî bi hev ve girêdayîne. Her roja ku diçe, xweziyên nû li ser singa jiyana me mezin dibin. Em mecbûrin ku  xweziyên xwe jî, mîna hêvîyên xwe dermale bikin. Ji ber vê yekê, ji alîyekî ve em hêvîyên xwe tûjdikin, ji aliyê dîve jî xweziyên xwe bibîrtînin û bilêvdikin.
     Xwezî gul û beybûnên me jî, mîna gul û beybûnên hemû kesî geş û serbilind bimana. Xwezî di kolanê dilê me de evqas nalîn û qêrîn mezin nebûna.
     Gav bi gav, roj bi roj, dinya bêhna xwe ya xwemalî winda dike. Xwezî me jî bikarîba tama jiyaneka bi rûmet dîyarî pêşerojê bikiriba.
     Xwezî hêviyên me bi sibeheka nûranî re, bi refên kevokan re, bi keriyên karxezalan re bi ser me ve bihatan.
     Xwezî, xweziyên me bûban şahîyên me.
     Piştî ba û bageran, piştî êş û eleman. Piştî kovanên hezarsalî.